MEM YEDİNCİ BÖLÜM

 1-DEVLETİN EKONOMİDEKİ ROLÜ
 Devlet ekonomiye müdahale etmeli mi ? Yoksa etmemeli mi ? Edecekse ne kadar etmeli. Belki de iktisat tarihinde üzerinde en fazla tartışılan konu’dan biri de devletin ekonomideki rolü olmuştur.Liberal anlayışa dayanan kapitalist modeller ekonominin kendi kendine dengeye gelebileceğinden yola çıkarak, devletin ekonomiye karışmasına karşı çıkmışlardır. Serbest piyasa hareketlerinin önünde bir engel olarak devlet görülmüş, küçültülmesinden yana tavır konulmuştur.
 Sadece durağan dönemlerde piyasanın canlanması için kamu harcamalarını arttırıcı maliye potikaları izlemesini savunan Keynes bu harcamaların kaynağını faize dayandırdığı için sonuçta piyasada söz sahibi olan yine devlete para satan sermaye grupları olmuştur. Yani klasik model diekt devletin müdahalesine karşı çıkarak piyasayı belli sermaye gruplarının kontrolüne terk etmiş, keynes modeli ise uyguladığı faiz anlayışı ile piyasaların ve hatta devletin belli başlı grupların kontrolüne girmesine zemin hazırlamıştır.
 Biz konuya çok farklı bir açıdan yaklaşacağız.

SAYFA -225 –

 Öncelikle şu soruyu kendimize soralım acaba kendi başına bırakılan piyasalarda üretim harcamalarından elde edilen gelir bu üretimi karşılayacak tüketimi oluşturabilir mi ?
 Bu sorunun cevabını para bahsinde vermiştik. Her zaman büyüyen ekonomilerde üretim ile tüketim arasında belli bir açık olacaktır. Eğer bu açığı müdahale edilmezse ekonominin zaman içerisinde kendi kendini dengelemesi mümkün değildir.
 İşte üretim ile tüketim arasında ekonominin yapısından kaynaklanan bu açığın kapatılması ancak devlet tarafından yapılabilir. Devletin bu açığı kapatması piyasalar için bir zorunluluktur.
 Milli Ekonomi Modeli’mizde devletin bu açığı kapatmak için uygulayacağı model Sosyal Devlet Projesi olarak ortaya konmaktadır. İleride sosyal devlet projesine değineceğiz. Ancak devletin ekonomideki tek vazifesi tüketim ile üretim arasındaki açığı kapatmak değildir.
 Devletin bir diğer vazifesi de başta sermaye piyasaları olmak üzere piyasaları düzenlemektir.
Büyük sermaye gruplarının kontrolüne bırakılan piyasalarda haksız rekabetin olması kaçınılmazdır. Tekelleşme sonucu ortaya çıkan yeni yapılanma hem verimsiz, hem de fıyatlar genel düzeyinin normal seviyesinin üzerinde olduğu bir ekonomik yapıyı da beraberinde getirecektir.
 Büyük balık küçük balığı yutar anlayışına terk edilen piyasalarda zaman içerisinde büyük balıklarda açlıktan ölürler.

SAYFA -226 –

Devlet piyasalarda herkese hayat şansı verecek, herkesin çıkarını koruyacak olan hakemlik Vazifesini ifa etmek zorundadır.
 Devletin bir başka vazifesi de millete ait olan yeraltı ve yerüstü kaynaklarının milletin kullanımına açılmasını sağlamaktır.
 Örneğin ülkenin herhangi bir yerinde bulunan petrol madeni bu milletin tamamına aittir. Ve milletin tamamına fayda verecek şekilde devlet tarafından işletilmelidir. Burada uygulanacak model devlet-millet ortaklığı olarak tarif edilebilir. Kurulacak şirketin bir kısmının hissesi vatandaşlara ait olmalı, diğer kısmının gelirini ise devlet kamu harcamaları için kendine ayırmalıdır. Ülkemiz açısından bakıldığında katrilyon Dolarlar düzeyinde bulunan yeraltı kaynaklarımızı devletmillet el ele işletmek yerine son yıllarda çıkarılan kanunlarla yabancılara devretmekteyiz. Sonuçta hazine üzerinde oturan dilenci konumuna getirildik. Kaynaklarımızı devrettiğimiz yabancılardan, gidip faizle para alıyoruz. Bizim paramızı yine bize satıyorlar.
 Devletin vazifelerinden bir diğeri de yatırım ve üretim için gerekli olan finansmanı sıfır faizle kendi vatandaşına sağlamak olmalıdır. Böylelikle hem üretimin önünü açacak, hem maliyetleri düşürecek, hem de kendi vatandaşları arasında fırsat eşitliği sağlamış olacaktır. Proje mukabili sağlanacak bu krediler başıboş bir şekilde değil, kademe kademe kontrol edilerek proje sahiplerine aktarılmalı hukuki müeyyideler ile işleyişi sağlanmalıdır.

SAYFA -227 –

 Yine devlet, içeride ve dışarıda gerek sosyal devlet politikaları ile gerekse para politikaları ile kendi üreticisine pazar oluşturmakla mükelleftir Bu pazarı oluşturmak üreticiye kredi sağlamaktan bile önemlidir. Çünkü ürettiğine pazar bulamayan üretici ürettiği oranda batacaktır.
 Yine devlet kendisi bizatihi piyasalarda alıcı olarak rol alarak kamu harcamaları ile özellikle belli başlı sanayii desteklemelidir. Genel olarak ekonomiye talep arttırıcı katkısı olan kamu harcamaları aynı zamanda stratejik sanayiinin gelişmesi için de şarttır. Uçak sanayii, silah sanayii gibi bu türlü stratejik öneme haiz sektörlerde devlet alım garantisi ile yerli üretimi dışarısı ile rekabet edecek noktaya kadar en azından desteklemelidir. Ve yine silahtan, ileri teknoloji yatırımlarından daha önemli olan tarım sektörü de alım garantisi ile devlet tarafından desteklenmelidir.
 Aynı zamanda devlet ileri teknoloji ve yüksek sermaye gerektiren sahalarda üretici olarak piyasada yerini almalıdır. Özellikle hammadde üretimini veya altyapı desteğini sağlayan sektörlerde devletin bizatihi üretici olarak bulunması fıyatların tekelleşmeden dolayı yükselmesini engelleyecek ve tek başına özel sektörün yapamayacağı büyüklükte yatırımlar sağlanarak ülke ekonomisi dışa bağımlı olmaktan kurtarılacaktır.
 Özellikle kâr amacı gütmeyen altyapı yatırımlarının yine devlet tarafından sağlanması kaçınılmazdır.

SAYFA -228 –

Devlet aynı zamanda yerli sanayii korumak üzere her türlü anti-
damping uygulamalarını, gümrük ayarlamalarını yaparak kendi insanını korumak zorundadır. Yerli sanayii korumak rekabeti engellediği için fiyatların yüksek kalmasına sebep olur mu, diye düşünülebilir.
 Bu anlayış, diğer ekonomi modelleri için geçerli olabilir; ancak Milli Ekonomi Modeli sıfır faizle üretim desteği sağlayan bir modeli hayata geçirdiği için eksik kalan rekabet içerideki yeni yerli üreticiler tarafından rahatlıkla sağlanacak ve fıyatlar genel seviyesi istenilen düzeylerde olacaktır.
 Yıne devlet yerli sanayinin yurt dışında rekabet edebileceği maliyet ve fıyat avantajlarını kendi ihracatçısına emisyonla birlikte ihracat teşviki olarak sağlamak zorundadır.
 Devlet kendi topraklarında kendi parasının dolaşımını sağlarken, yabancı paranın dolaşımını kontrol altına ahnak zorundadır. Aksi takdirde kendi insanının emeği, dolaşımda olan her yabancı para miktarı kadar yabancı ülkelere transfer edilmiş olacaktır.
 Devletin küçülmesini savunanlar devletin topluma hizmet sunan yönünün küçülmesini isterler. Yoksa devletin kendi halkından vergi toplaması söz konusu olduğunda kayıtdışının kayıt altına alınması adı altında devletin elinin son derece güçlü bir şekilde halkının üzerinde olmasını. savunurlar.
 Devlet ile hane halkları arasında iki türlü etkileşim vardır. Bunlardan birincisi devlet vergi olarak alandır.
 Diğerinde ise sosyal ve kamu harcamalarında verendir.

SAYFA -229 –

 İşte “devleti küçültelim” diyenler vergi toplayan devleti değil aksine halkına hizmet sunan devleti küçült- meyi kastederler. Çünkü ne kadar çok vergi toplanır ne kadar az harcama yapılırsa faize o kadar para aktarılacak global tefeciler ve onların yerli taşeronları o kadar kazanç elde edecektir.
Kapitalist anlayışta devletin tek gelir kaynağı olarak vergiler gösterilmektedir. Oysa Milli Ekonomi Modeli’ mize göre devletin gelirleri üçe ayrılır. Birincisi vergigelirleridir.İkincisidevletin kendi işletmelerinden elde ettiği gelirlerdir. Üçüncüsü büyüyen ekonomilerde devletin elde edecek olduğu senyoraj geliridir. Bu üçünün top
lanması sonucu devletin girdileri oluşur.

G(v)=Vergi Gelirleri,
G(t)=Işletme Gelirleri,
G(s)=Senyoraj Gelirleri,

GT=Toplam Gelir
HT=Harcamalar Toplamı
SD=Sosyal Devlet Katsayısı
GT=G(V) +
G(t) + G(S)
Denk Bütçe: HT = GT

SAYFA -230 –

G(v)’nin G(T)’ye oranı ne kadar az olursa, hükümetler o kadar başarılı bir idare sergiliyorlar demektir. Çünkü önemli olan en az vergi ile devletin ihtiyaçlarını karşılayacağı yapıyı hayata geçirmesidir

 Devlet alan el değil veren el olmalıdır. Ülkemizde devlet denilince akla nerede ise sadece vergiler gelmektedir. Devlet sanki bir tahsilat kurumu haline getirilmiştir
 Buradaki senyoraj gelirinin ise hangi oranda olacağını senyoraj bahsinde detaylı olarak anlatacağız. Ancak senyoraj gelirinin artıyor olması ekonomideki büyümeyi, devletin işletmelerinden elde ettiği gelirlerin artması da ülkenin sahip olduğu kaynakların daha verimli bir şekilde kullanıldığını gösterir.
 Temelde kendi milletine hizmet etmek üzere yapılandırılması gereken devlet, halkından topladığı vergileri, global tefecilere aktaran bir aracı kurum haline getirilmiştir.
 Bugün kapitalist sistem adına devleti savunanlar bu tarzda bir devleti savunmaktadır. Bu anlayışlara göre devlet halkından aldığı paranın az bir kısmını yine halkına hizmet olarak aktarırken aslan payı faizle birlikte belli sermaye gruplarına aktarılmaktadır.
 Oysa Milli Ekonomi Modeli’ mizde devlet halkından topladığı vergilerden çok daha fazlasını (senyoraj ve üretim gelirleri) halkına hizmet olarak aktarmaktadır.

SAYFA -231 –

 Devletin harcamalarının, topladığı vergilere oranına o devletin sosyal devlet katsayısı diyebiliriz. Ve SD=H(t)/G(V) olarak gösterebiliriz o

yüzden bu manada güçlü devlet demek güçlü millet demektir.

 Bugünkü kapitalist anlayışa göre ise güçlü devlet tahsılatçı devlettir. Güçlü devlet zayıf millet manasına gelmektedir.

SAYFA -232 –

2 – SOSYAL DEVLET POLİTİKASI
Milli Ekonomi Modeli’mizde daha önce de ifade ettiğimiz üzere, bizim için devlet “Sosyal Devlet”tir.
 Peki, sosyal planda devlet neler yapmalıdır dersek, bunları şöyle sıralayabiliriz:
 1. Ev hanımları işçi statüsüne kavuşturulup emekli olma hakkını elde edecektir. Böylece her aileye belli bir maaş bağlanacaktır.
 2. İstihdam vergileri ve emeklilerin maaşlarından vergi ve kesintiler alınmayacak, vergi olarak yapılan kesintiler maaşlarına ilave edilecektir.
 3. Gençlere faizsiz uzun vadeli evlenme kredisi verilecektir.
 4. Doğum yapan her anneye ortalama bir memur maaşı kadar doğum yardımı yapılacaktır. Her doğan çocuk için vasat memur maaşının beşte biri kadar çocuk yardımı yapılacaktır. Bu yardım çocuğun iş sahibi olmasına kadar devam edecektir.
 5. Kimsesiz yaşlılara maaş bağlanacaktır. Geçimleri devlet garantisinde olacaktır.
 6. Şehit yakınları, dul, yetim ve özürlülere devlet sahip çıkacaktır.

SAYFA -233 –

 7. Lise mezunları sınavsız üniversiteye alınacaktır.
 8. Üniversite harçları kaldırılacaktır.
 9. Evi olmayan vatandaşlarımızın, 15-20 yıl vadeli, faizsiz kredi ile konut sahibi olmaları sağlanacak. ‘
 10. 100 milyarın altında yıllık geliri olan kesimden vergi tamamı ile kaldırılacaktır.
 11. Çiftçiden vergi alınmayacak ve emeklilik hakkı tanınacaktır.
 12. KOBİ’lere ve esnaf kesimine uzun vadeli faizsiz kredi verilecektir.
 13. Tarım kesimine, ürününe karşılık daha ürününü tarlaya atmadan faizsiz yarı bedeli avans olarak verilecektir.
 14. Nakliyecilere, otobüs, taksi taşıma araçlarına araçların yenilenmesi için faizsiz uzun vadeli kredi verilecektir.
 15. Sanayiciye proje mukabili faizsiz uzun vadeli kredi verilecektir.
 Bu ve benzeri projelerle devlet, halkın özellikle dar gelirli kesimini desteklemek zorundadır. Devlet tarafından bir hizmet olarak yapılan bu uygulamalar, Milli Ekonomi Modeli’miz gereği bir ekonomi kuralıdır. Çünkü ancak bu yol ile piyasada eksik olan talep devreye konulabilir.

 Sosyal Devlet Projesi bir yönü ile dar gelirli insanlara destek olurken ve bu sayede gelir dağılımında dengesizliği’ortadan kaldırmaktadır.

SAYFA -234 –

Bir diğer yönü ile de eksik kalan talebi devreye koyduğu için ekonomilerin dengeye ulaşmasını saglayarak, üretici için gerekli pazarı oluşturmaktadır. Böylece sürekli büyümenin de önünü açmaktadır.

 Sosyal Devlet Projesi kapsamında dar gelirli kesime aktarılacak olan para direkt tüketime gidecek, tasarruf edilmeyecektir. Paranın yılda 16 kez piyasalarda el değiştirdiğini dikkate aldığımızda, devlet bir eli ile dar gelir gruplarını desteklerken, ekonominin büyümesine de imkan tanıdığı için bir diğer eli ile verdiğinden daha fazlasını vergi olarak üreticilerden alabilecektir.
 Sosyal Devlet Projesi, ekonomilerdeki eksik halka gibidir. Zincirin eksik kalan halkası, Sosyal Devlet Projesi anlayışı ile sağlandığında ekonominin birbirine bağlı çarkları dengeli olarak çalışmaya başlamaktadır.
 Devleti küçültüp piyasaları birkaç ”sermaye grubunun eline bırakan kapitalist anlayışların aksine modelimizde devlet halkı adına yeri gelip onların önünü açan yeri gelip onları koruyup kollayan hamisi olan kâinat devleti olan devlettir.

SAYFA -235 –

 3 – MALİYE POLİTİKASI (VERGI POLİTİKASI)

Devletin kamu harcamalarını karşılayıp kendi halkına hizmet vermek için yine kendi halkından aldığı belli miktardaki paraya vergi demekteyiz.

 Vergi konusuna yaklaşım tarzı ekonomi modellerinin ve onları uygulayan hükümetlerin hem ekonomiye, hem de toplumsal olaylara ne şekilde baktığını ortaya koyar. Vergiye getirilen yorum ekonomi modellerinin üzerine oturtulduğu bakış açısının da özeti gibidir.
 Günümüz ekonomi anlayışlarının felsefesini oluşturan liberal anlayış, devletin küçültülmesini benimser. Ancak devleti ve kamu harcamalarını küçülten liberal anlayışlar, diğer taraftan devletin topladığı vergileri arttırmasından yanadır. Devlet eğer harcamalarını kısıyorsa neden daha fazla vergi toplamaya ihtiyaç duyar, sorusu akla gelebilir.
 Özellikle son 25 yıl içerisinde kalkınma modeli olarak faizle alınan sermayeyi kendilerine kaynak olarak seçen ülkeler bugün itibarı ile bırakın kalkınmayı belli başlı global ve onların yerli taşeronu sermaye gruplarına trilyon Dolarlar düzeyinde borçlanmışlardır.
SAYFA -237 –

Bugün liberal anlayışların devlete biçtiği rol son derece basittir; halkından maksimum miktarda vergi toplamak, bunun minimum miktarını halkına hizmet olarak sunmak, aradaki farkı ise global tefecilere aktarmak…

 Bu mantıkla hareket eden devlet bırakın sosyal devlet olmayı haraç alan devlet konumuna getirilmiştir. Dünya insanlığı adeta haraca bağlanmış durumdadır.Bu esaret zincirinin bekçiliği yine o toplumları yöneten hükümetler tarafından yapılmaktadır. Maliyetli para ile borç batağına sokulan devletlerin gelirleri toplanan vergiler kanalı ile belli yerlere aktarılmaktadır.
 Dikkat edilirse liberal anlayışlar hükümetlerin önüne borçları ödeyecek bir modeli değil, borçların sürdürülmesi adı altında bu esaret zincirini devam ettirecek anlayışları koymaktadır.Bu durum ülkemiz için de farklı değildir. Bu çarpık anlayışa birkaç süslü kelime ile sanki bilimsel bir görüntü kazandırılmaktadır. Borcun milli gelire oranı şu rakamı geçmezse problem olmaz, faiz dışı fazla belli bir oranın üstüne çıkarsa gelecek yıllarda borç yine döndürülebilir gibi… Dikkat ederseniz bütün bu ifadeler bu ülkelere para satanların parasını korumaya yöneliktir.Toplumun çıkarlarını korumaya yönelik değildir. Dolayısı ile vergi konusunda her şeyden önce tespit etmemiz gereken nokta toplanan vergilerin ne amaçla kullanılacağı sorusudur.
 Milli Ekonomi Modeli’mizde her şeyden önce maliyetsiz para modeli hayata geçirileceği için bütçe giderlerinde faiz ödemeleri diye bir kalem olmayacaktır.

SAYFA -238 –

Toplanılan vergilerin az bir kısmını halkına hizmet olarak sunan devlet anlayışından, topladığı vergiden daha fazlasını halkına hizmet olarak sunan bir sosyal devlet modeli hayata geçirilecektir.

 Bu konuyu devlet bahsinde ifade etmiştik. Devletin gelirlerinden sadece bir tanesi vergi dir, senyoraj gelirleri, ticari işletme gelirleri devleti, halkından topladığından daha fazlasını halkına hizmet olarak sunabilecek konuma getirmektedir ama her şeyden önce sıfır faiz harcaması olmazsa olmaz şarttır. Yani sadece maliye politikası değil onunla iç içe doğru bir para politikası da şarttır.
 Şimdi cevabım aramamız gereken soru kimlerden hangi oranlarda vergi alınacağı sorusudur. Çünkü vergi bir taraftan tüketimi kısarken diğer taraftan da üretimi kısmakta ve üretim maliyetlerini yukarı çekmektedir.Önce vergi oranlarının tüketimi nasıl etkilediğine ve kimlerden vergi alınması gerektiğine bakalım.
 Hatırlanırsa gelir tüketim eğrisinin düz bir eğri olmadığını ifade etmiştik.Yani belli bir noktaya kadar düz doğru olarak giden eğri ondan sonra logaritmik bir eğilim göstermektedir.
 Yine altını çizmeniz gereken önemli bir nokta da ekonominin denge noktasının gelirin tüketime eşit olduğu nokta değil, tüketimin üretime eşit olduğu noktadır. Eğer her gelir düzeyi için aynı oranlarda vergi almaya başlarsak bu adalet olmayacak, aynı zamanda ekonomide ciddi oranda bir talep daralmasına sebep olacaktır. Oysa bizim cevabını aradığımız soru aynı miktarda vergiyi en az talep daralması ile toplumdan toplamak olmalıdır. Bu yaklaşım hem ekonominin büyümesini yavaşlatmayacak, hemde sosyal adaleti sağlayacaktır.

SAYFA -239 –

SAYFA -240 –

Grafikler dikkatle incelendiğinde görülecektir ki’, gelir düzeyi tasarruf çizgisinin altında olan kesimden alınan vergi, direkt olarak tüketim miktarını aşağıya düşürecektir.

 Örneğin 1000 birim vergi aldığımızı varsayalım.Eğer bu miktarı dar gelirli kesimden alıyorsak tüketime yansıması 1000 birim daralma şeklinde olacaktır. Eğer bu vergiyi çok yüksek gelir grubundan alıyorsak tüketime yansıması nerede ise sıfır daralma olarak ortaya çıkacaktır.
 Bireylerin gelir düzeyi arttıkça elde ettikleri gelirlerin tüketime yansıma oranı azalmaktadır.
 Bu nedenle belli gelir düzeyinin altında olanlardan vergi almak ekonomiye sadece zarar verir. Dar gelirli kesim için kullanılabilir gelir düzeyinde meydana gelen azalma aynı miktarda tüketimde de bir azalma yapacaktır. Gelirin kaynağı üretimdir.Üretim düzeyi de tüketim miktarına bağlıdır.Yeterli tüketim olmadığında üretim düzeyi düşeceği için gelir düzeyinde de azalma olacaktır.Her ne kadar tüketimin sebebi elde edilen gelir gözükse de, elde edilen gelirin sebebi de tüketimdir.
 Ayrıca dar gelirli kesimden vergi almayarak gelir dağılımında meydana gelebilecek dengesizliği de önlemiş olacağız. Bunun sosyal yapıda faydası olduğu gibi aynı zamanda ekonominin dengede olmasında büyük faydası vardır. Daha önce de ifade ettiğimiz üzere, aynı miktarda paranın gelir dağılımı bozuk olan bir toplumda oluşturacağı tüketim miktarı ile gelir dağılımında dengenin sağlandığı bir toplumda oluşturacağı tüketim miktarı bir değildir.

SAYFA -241 –

Dar gelirli kesimin elindeki paranın dolanım hızı, buna bağlı olarak tüketim hızı ile aynı miktarda paranın gelir seviyesi yüksek kesimin elindeki tüketim hızı bir değildir.

 Yatırım harcamaları üzerinde de vergilerin etkisi vardır. Özellikle küçük esnafın yapacağı küçük çaplı yatırımlar için ihtiyaç duyduğu sermaye vergi ile bu kesimin elinden alınmaktadır.
 Büyük kuruluşlar için ise daha önce belirttiğimiz gibi ihtiyaç duyulan sermaye devlet tarafından sıfır faizli kredi ile karşılanacaktır. Bunun manası sadece belli gelir düzeyinin üzerinde olanlara sıfır faizli kredi verileceği değildir. Elbette proje sahibi herkes bu imkanlardan yararlanacak’tır. Ancak küçük esnaftan alınmayacak vergiler de aynı zamanda esnafın ihtiyaç duyduğu” ufak sermaye oluşumunu sağlamış olacaktır.
 Öyleyse vergi de yapılması gereken belli gelir düzeyinin altında olan kesimden vergi almamaktır. Bu miktar ülkeden ülkeye dönemden
döneme değişmekle birlikte ülkemiz için şu şartlarda yıllık geliri 100 milyarın altında olandan vergi almamaktır.
 Bu miktarda vergi almamak hükümetler için bir kayıp olmayacaktır.Çünkü yukarıda da anlattığımız gibi örneğin yıllık kârı 20 milyar olan bir bireyden alacak olduğumuz 8 milyarlık vergiyi almadığımız taktirde,bu 8 milyarlık para tüketim olarak piyasaya girecek ve elden ele dolaşacaktır.

SAYFA -241 –

Bunun ülkemiz şartlarında yılda 16 kez el değiştirdiğini düşünebiliriz.

 2004 yılı GSYİH 430.511.476.968’dir(1).
 M1 ise 26.906.087.000’dır(2).
 GSYİH / M1 = 16 olacaktır.
 Bu meblağda bir para vergi olarak alınmadığı taktirde ortaya çıkacak artı tüketim miktarı 128 milyar olacaktır.
 Buna mukabil artı bir üretim artışı olacağı göz önüne alındığında bu yeni üretim artışından alınacak vergi miktarı bizim başta almadığımız 8 milyar dan en az 4 kat daha fazla olacaktır.
 Bu vergiyi yüksek gelir grubundan almadığımız taktirde bunun yapacağı tüketim artışı çok az olacaktır. Çünkü ciddi bir kısmı tasarruf olarak alıkonulacak tüketime ayrılan paranın dolanım hızı ise daha düşük kalacaktı. Yukarıda zaten bu iki farklı kesim arasındaki vergiden dolayı meydana gelen tüketim daralmalarını ele aldık.
 Sonuçta 100 milyarın altında olan kesimden vergi almamak devletin topladığı vergi miktarını azaltınayacak tam tersine, arttıracaktır.
 Ayrıca sadece vergi almayarak değil sosyal devlet anlayışı ile de desteklenen dar gelirli kesim ekonomiyi ayağa kaldıran kaldıraç vazifesi görecek, dolayısı ile büyüyen ekonomilerde daha fazla vergi geliri elde etmek de mümkün olacaktır.
_______________________
1 – Bkz. D.l.E, 25/01/01
2 – Bkz. T.C. Merkez Bankası

SAYFA -243 –

Diğer taraftan dolaylı vergilerin de kaldırılması gerekmektedir. Aksi takdirde her kesimden aynı vergi alınmakta ve bu büyük bir sosyal adaletsizliğe sebep olmaktadır. Gerek dolaylı vergiler gerekse istihdamdan alınan vergiler 100 milyarın altında olan vergi kapsamına girdiği için kaldırılması gerekir.

SAYFA -244 –

4 – PARA POLİTİKASI VE SENYORAJ GELİRİ

Doğru bir para politikası, hem sürekli büyüme, hem de ekonominin denge düzeyini yakalaması için kaçınılmazdır
Paranın sadece bir mübadele ve değer saklama (tasarruf) aracı olmadığı, aynı zamanda bir tahrik unsuru ve üretilen değerin karşılığı olduğu düşünüldüğünde aktif bir para politikası ekonomi uygulayıcıları için şart ve zaruridir.

 Paranın, hem emeği ve üretimi, hem de talebi devreye koyan bir tahrik unsuru, aynı zamanda üretilen değerin karşılığı olduğunu para bahsinde izah etmiştik.Paranın bu iki yeni özelliğini dikkate aldığımızda, klasik para politikalarının yeniden gözden geçirilmesinin gerekliliği anlaşılmış olur. Bu nedenle nasıl bir para politikasına ihtiyaç var sorusuna cevap ararken,“ paranın yeni tarif etmiş olduğumuz özelliklerinden yola çıkarak ilk önce para talebi konusuna, buna bağlı olarak da senyoraj meselesine değineceğiz.
 Buna bağlı olarak da para arzı konusunu açıklayıp, paranın piyasaya ne şekilde ve hangi vasıtalar ile sunulması gerektiğini izah edeceğiz.

SAYFA -245 –

Ekonomi modellerinin temel bakış açılarını para politikaları belirler. Milli Ekonomi Modeli’nin para politikası; emeğe, tüketime, üretime ve faize getirdiği bakış açısı ile diğer ekonomi modellerinden farklılık arz eder. Ancak, önce bilinen ekonomi modellerinin konuya nasıl yaklaştığına kısaca değinelim.

 Para talebi konusunda kapitalist anlayışın hem monetarist ayağı, hem de’ Keynes modeli, hane halklarının neden elinde para tutmak istediğine cevap aramıştır.
 Monetarist görüşü temsil eden İrving Fisher’in üretimin tüketime eşit olduğu mübadele denklemi (mv=-py) ile Cambridge yaklaşımı paranın sadece bir takas aracı olmasından yola çıkarak meseleyi ele almıştır.Bu manada Friedman’ın konuyu ele alış tarzı da farklı değildir.
 Friedman; kişilerin ellerinde tutmayı düşündükleri para miktarını istikrarlı bir büyüklük olarak görür(3).
 Piyasaların kendi içinde dengeye geleceği düşüncesinden hareketle Friedman; “Üretim faktörlerini devreye koyacak para miktarı, üretim neticesinde elde edilen mal ve hizmetlerin değeri kadar tüketim oluşturur” fikrini savunmuştur. Bu düşüncenin neticesi ‘olarak piyasalardaki para miktarında meydana gelen artışların fıyat artışlarına sebep olacağı sonucuna varmıştır(4).
3 – Bkz.M.Firiedman, Qantity Theory of Money, 1956
4 – Nicholas Kalder, The New Monetarîsm, Lloyd Bank Review. No 97,1970

SAYFA -246 –

 Paranın yansız olduğunu iddia eden bu anlayış, piyasaya, parasal büyüklükleri değiştirerek yapılan müdahelelerin reel ekonomiye hiçbir fayda vermeyeceğini, aksine birçok dengesizliği de beraberinde getireceğini ifade etmiştim.

 Türkiye’de uygulanan para politikası bu anlayışa örnek olarak gösterilebilir.
 İşin ilginç tarafı, Friedman yaptığı ampirik çalışmalar sonucu geçmiş yıllarla ilgili yaptığı analizlerde, para miktarı ile milli gelir arasında bir ilişkinin olduğunu görerek, en mantıklı para politikasının büyüyen ekonomilerde belli bir sabitlikte emisyon hacmini arttırmak olduğunu tavsiye etmiştir.
 Keynes modeli ise “spekülasyon sebebi ile paranın talep edilebileceğini ifade etmiş, paranın değer saklama (tasarrufu) özelliğine dikkat çekmiştir. Aktif bir para politikasını savunduğu iddia edilen Keynes, para miktarını arttırarak piyasa faizlerini düşürüp eksik olan talebi devreye sokmayı tavsiye etmiştir. Keynes, çözümü faizle alınan borç para ile kamu harcamalarının desteklenmesi olarak görür.
 Görünüşte birbirinden farklı gibi gözükse de aslında bu iki anlayışın temel yaklaşımları aynıdır. Her iki görüş, serbest bırakılan piyasaların kendiliğinden ekonomik dengeye ulaşacağına inanmakla birlikte, Keynes reel dünyada insanlann spekülasyon amacı ile de para talep edeceğini bu talebin ise ekonomideki dengeyi tüketim azal-
ması yönünde bozacağını ifade etmektedir.
________________________
5 – Bkz. Prof. Dr. Osman Z. Orhon, Başlıca Enflasyon Teorileri ve lstikrar Polltikaları, s. 163

SAYFA -247 –

 Faiz oranları üzerinden tüketim miktarının değişebileceğini, bunun da üretimi değiştirebileceğini ifade etmiştir.

 Dikkat edilirse aktif para politikasını savunduğunu söyleyen Keynes modeli, aktiflikten kastettiği faiz oranlarını değiştirerek tüketim hacmi üzerinde oynan. masmdan başka bir şey değildir. Oysa faiz oranlarının fiyatları üzerindeki etkisi tüketme kabiliyetini yitirmiş insanlar için hiçbir şey ifade etmemektedir.
 Teoride piyasadaki para miktarını arttırıp faiz oranlarını düşürmeyi tavsiye eden Keynes modelinin uygulayıcıları, gerçek hayatta çok farklı bir yaklaşım içerisine girerek faizle alınan borç paralar ile kamu harcamalarını arttırma yoluna gitmişlerdir. Bir ülkenin kamu harcamalarını faizli para ile artırması, tefecilere her ay düzenli olarak faiz ödemesi manasına gelir.
 Friedman ise, bankacılık sisteminin tamamı ile devre dışı bırakılması anlamına gelen, bir dönem bankaların topladıkları mevduatların tamamını Merkez Bankasına yatırmaları. gerektiğini savunmuş, ancak kısa bir süre sonra bu görüşünden vazgeçmiştir.Çünkü kapitalist sistem üzerinden ülkeleri haraca bağlayan global tefecilerin ve yerli ayaklarının bunu kabul etmesi mümkün değildir. Çünkü paranın belli ve sınırlı ellerde tekelleşmesi sağlamak, ekonomileri sömürülmesini sağlayacaktır.Teori ile uygulamalar arasındaki farkın veya zaman içerisinde bazı görüşlerin değişime uğramasının sebebi, dünyayı haraca bağlayan global tefecilerin çıkarlarına uygun düşmeyen görüşlerin kendilerine hayat şansı bulamamasındandır.

SAYFA -242 –

Bugüne kadar bilinen bütün ekonomi modelleri, Paranın sadece mübadele ve değer saklama (tasarruf) özelliğinden yola çıkarak tezlerini geliştirmiş ve global tefecilerin çıkarları doğrultusunda modellerini ortaya koymuşlardır.

 Milli Ekonomi Modeli’nde, tüketim kabiliyetini artıran, üretimi tetikleyen, paranın piyasalarda serbestçe dolaşımda olmasını sağlayan aktif bir para politikası hayata geçirilmektedir.
 Tam istihdamın sağlandığı, yani arz ve talebin kesiştiği nokta, ekonomilerde denge noktasıdır.Öyle ise ekonominin dengede bulunması için piyasada olması gereken para miktarı ne olmalıdır ?
 Bunun cevabını çok basit, ama bir o kadar da çarpıcı bir örnekle açıklayabiliriz:
 Bir çiftçinin tarlasına mısır ekmeye karar verdiğini varsayalım. Elindeki bir milyon lira ile tohumunu almış, tarlasını sürmüş, gübresini atmış olsun. Sene sonunda ise eline beş milyonluk ürün geçtiğini varsayalım. Dikkat edilirse sene sonunda eldeki ürün miktarı beş milyon, üretimin yapılması esnasında piyasaya sürülen para miktarı ise bir milyondur.
 Paranın; elde edilen mal ve hizmetlerin karşılığı olduğu düşünüldüğünde beş milyon mala karşılık piyasada bulunan bir milyonun yetersiz olduğu, dört milyon değerinde yeni paraya ihti-
yaç olduğu açıkça anlaşılacaktır. Aradaki farkı kapatmak için emisyon hacmini dört milyon da’ arttırmak zorundayız.

SAYFA -249 –

Bu örnekten yola çıktığımızda, her yıl büyüyen ekonomilerde büyüme oranına bağlı olarak emisyon hacminin arttırılması gerektiği sonucuna varırız

 Mısır örneği dikkatle incelendiğinde piyasada bulunan 1 milyonla, 1 milyonun ürettiği 5 milyonluk malın satın alınamayacağı görülür.
 Bu şartlarda liberal anlayışın hâkim olduğu ekonomilerin iddia ettiği gibi, serbest piyasa koşullarında arz talebe eşit olur veya her arz kendi talebini oluşturur demek; piyasa değeri 5 milyon olan malın,milyona satılması veya 1 milyonun, piyasa değeri 5 milyon olan malı satın alması manasına gelir ki; bu durum hem üretim, hem de tüketim kabiliyetini bitirir. Eko- nomi ilk önce resesyona daha sonra ise deflasyon ve stagflasyona sürüklenmiş olur.
 Ekonomide dengelerin bozulması, krizlerin çıkması kapitalizmi kullanan nimetlerinde istifade eden global güçlerin istediği şartlardır.
 Çünkü hem parasını satacağı pazarı, hem de parasını daha yüksek faizle satma imkanı bulmuş olur. Ekonomilerin krizlere sürüklendiği şartlar global güçlerin daha da güçlenerek çıktığı şartlardır.
 Yeniden mısır örneğine dönersek, sene sonu elde edilen ürünü sayarak açığımızın dört milyar olduğunu öğrendik fakat söz konusu olan ekonominin tamamı olunca acaba hangi oran ve miktarlarda emisyon hacmini genişletmemiz gerekmektedir.
 Piyasadaki toplam para miktarına eşdeğer bir tüketim olduğu an üretim ile tüketim arasındaki fark kadar emisyon hacminin arttırılması gerekir. Dikkat edilirse arttırılacak emisyon miktarı tüketim hızına da bağlıdır.

SAYFA -250-

Örneğimize dönersek, teoride arttırılması gereken miktar dört milyardır. Ancak piyasada emisyonun arttırılması sonucu bulunacak olan beş milyarın bir an için sadece bir kişinin elinde olduğunu veyahut bir yerlerde bloke edildiğini düşünelim, bu sefer piyasada bulunan para miktarı yeterince talep oluşturmadığı için ekonominin denge konumuna ulaşması yine mümkün olmayacaktır.

 Piyasa dengelerini sağlamak için uygulanması gereken aktif para politikası, emisyon miktarının büyüyen ekonomilerde arttırılmasını zorunlu kıldığı gibi emisyon yetkisini elinde tutan devletlere de senyoraj geliri elde etme imkanı sağlamakta-dır. Friedman’ın yaptığı ampirik çalışmalar sonucu karşılaştığı ve sebebini bilemediği gerçeğin yani emisyon hacminin neden ve hangi oranlarda arttırılması gerektiğinin izahı bundan ibarettir.
 Milli Ekonomi Modeli’mizdeki para politikasının birinci ayağı eksik kalan dengenin sağlanmasıdır.Diğer kısmı ise kapitalist anlayışların da üzerinde durduğu “neden insanlar para talep ederler” konusudur. Bu konuyu tüketim bahsinde geniş olarak değerlendirdik.İnsanların gelir seviyesi ile tüketim miktarları arasında bir bağlantı vardır. Ancak bu bağlantı daha önce açıkladığımız üzere belli bir sabitlikte değil aksine gelirin artması ile belli oranlarda azalan bir biçimdedir. Dolayısı ile piyasada artan para miktarının tüketim düzeyinde ne şekilde değişiklik yapacağı, tamamı ile bunun hangi gelir seviyesindeki bireylerin eline geçtiği ve yatırım harcamaları veya tüketim harcalamaları olarak kullandığı ile alakalıdır.

SAYFA -251-

 A – SENYÖRAJ

 Senyoraj, genel anlamda “paranın üretim maliyeti ile üzerinde yazılı değer arasındaki farktır.” Bu farkın devletin kasasına gelir olarak girmesiyle devlet, vergi gelirlerinin dışında ciddi bir gelir daha elde eder.
 Eski dönemlerde, altın para sisteminde altının itibarı değeri ile maddi değeri arasında bir fark bulunmadığı için, para otoritesi olan devletin senyoraj geliri elde etme imkanı yoktu. Paranın maden değeri düşürülerek elde edilebilecek senyoraj geliri ise, paraya olan güveni azaltacağı için, hem içeride, hem de dışarıda ticareti olumsuz etkilemekteydi. ‘
 Bu tür para sistemlerinin zamanla yerini kâğıt yani itibari paraya bırakması devletlerin de senyoraj geliri elde etmesine olanak sağlamıştır.
 Senyoraj geliri devletlerin hükümranlık hakkını ifade eder. Devletler coğrafyalarında elde edilen hizmet ve üretim karşılığında senyoraj geliri elde etme hakkına sahiptir. Devletler, elde ettikleri bu kârı vatandaşına hizmet olarak kamu harcamalarında kullanır.
 Aynı zamanda devletler, halkının emek ve üretiminin kârı ortada olmadığı halde bu hakkı kullanabilirler.Senyoraj geliri elde edebilirler.O takdirde mal ve emek mukabili ohnayan emisyon artışı talebi arttırır.Bunun neticesi talep enflasyonu meydana gelir. Bu takdirde devlet talebin önüne kontrol mekanizması ile geçerek enflasyonu önler.
 Devlet tarafından basılan kâğıt paranın maliyetinin çok düşük olması nedeniyle, maliyet ile yazılı değer arasındaki fark çok yüksek olmakta bu sayede devletler yepyeni bir gelir imkanına kavuşmaktadır.

SAYFA -252-

Senyoraj geliri kamu harcamaları ile halka hizmet olarak aktarılacağı için, devletlerin senyoraj geliri elde etmesi halkın emeğinin kendisine hizmet olarak dönmesidir.Ülkelerin kalkınmasında kaldıraç vazifesi gören senyoraj gelirine globalleşme adına karşı çıkanlar yerli paranın yerine, yabancı ve maliyetli paranın ülke ekonomilerinde dolaşımda bulunmasını savunmaktadırlar.

 Globalleşme adına Merkez bankalarına senyoraj geliri elde etme hakkına yasak getirilen devletler, üretimlerinin karşılığı kendi paralarını piyasaya sürmek yerine, piyasadaki para talebini faizle alınan yabancı para ile karşılamaktadırlar. Globalleşme, devletlerin sahip olduğu yeraltı ve yerüstü kaynaklarının yabancı güçlere aktarılması demektir.
 Globalleşmenin bir ayağı Özelleştirme, bir diğer ayağı ise senyoraj gelirine getirilen yasaktır.
 Ülkelerin, özelleştirme’ile sahip olduğu yeraltı kaynakları, en önemli kamu iktisadi teşekkülleri ve getirilen yasakla da senyoraj gelirleri global sermaye sahiplerine aktarılmaktadır.
 Gelişmiş ülkeler, IMF ve Dünya Bankası kanalı ile gelişmekte olan ülkelerin merkez bankalarına emisyon yasağı getirmekle, devletlerin senyoraj gelirinden mahrum kalmalarına sebep olduğu gibi, aynı zamanda piyasalardaki emisyon açığı “hard currency’ ile kapatıldığı için, bu devletlerin gelirlerini kendilerine transfer etmişlerdir.

SAYFA -253-

Gelişmekte olan ülkelerin merkez bankalarını bağımsızlaştırarak senyoraj geliri elde etmelerine yasak getirilmesinin, bu ülkelerin sömürülmesi demek olduğunu yıllarca çeşitli TV programlarında ve makalelerde ifade ettik.

 Yıllardır ortaya koyduğumuz gerçekler, artık Türkiye’de ve dünyada sahasında saygın isimler tarafından da ifade edilmektedir. T.C. Merkez Bankası eski Başkanı Yaman Törüner, 24-26 Mart 2005 tarihli Milliyet gazetesindeki makalelerinde gelişmekte olan ül keleri’n senyoraj geliri elde etmesine müsaade edilmediğine, bunun yerine gelişmiş ülkelerin o ülkeler adına senyoraj hakkını kullanıp “hard currency’leri dolaşıma sokarak gelişmekte olan ülkelerden vergi aldığına dikkat çekmiştir. Yaman Törüner şöyle diyor:
 “Merkez bankacılığı, ateş ve tekerlekle beraber dünyada yapılan en büyük üç icattan biridir. Merkez bankaları sayesinde, devletler para basar ve bastıkları para kadar “senyoraj” geliri elde ederler. Yani, bastıkları para kadar halktan vergi toplamış olurlar. Bu açıdan bakıldığında, Merkez bankaları devletlerin bir parçasıdır ve prensip olarak devletten bağımsız olamazlar.
 Diğer bir deyişle, Merkez bankalarının bağımsız olmaları, kendi devletlerini değil, kapitalist sistem yöneticilerini dinlemeleri anlamına gelir.Bir devlet, zaten kapitalist sistem yöneticilerinin isteklerini yerine getirmeye hazırsa, o devletin de onayıyla merkez bankası bağımsız yapılır. Asıl “senyoraj” gelirini, gelişmiş ülkeler Merkez bankaları elde eder.

SAYFA -254-

 Bu gelirin kontrollü biçimde elde edilmesi için gelişmekte olan ülkelerin merkez bankalarının bağımsız olması, bağımsızlığın prensip edinilmesi, yani kendi devletlerinin çıkarlarını fazla korumamaları şarttır. Gelişmiş ülke merkez bankaları gerçek değişim aracı sayılan “hard currency” basarlar. Gelişmekte olan ülkelerin halkları, karşılıksız basılan “hard currency”leri ödeme, tasarruf ve borç alma aracı olarak kullanırlar. Gelişmekte olan ülkelerin bağımsız merkez bankaları da “hard currency” üzerinden döviz rezervi bulundururlar. “Hard currency” basabilen merkez bankaları, kendi ülkelerinde talep edilenin katlarca fazlası kadar dışarıdan para talebiyle karşılaşırlar. Dışarıdan olan para talebi kadar da karşılıksız para basıp, başka ülke halklarından “senyoraj” geliri elde ederler. Yani, bir bakıma gelişmiş ülkeler, merkez bankaları aracılığıyla gelişmekte olan ülke halklarından vergi alırlar.”

 Yabancıların gelişmekte olan ülkelerden aldıkları verginin diğer bir biçimi, onları borçlandırma yoluyla gerçekleştirilir.
 Borçlar için ödenen faizlerin büyük bir bölümü aslında yabancıların aldığı “senyoraj”dır. Bu “senyoraj” genellikle bankalar aracılığıyla tahsil edilir. Borçlandırma iç ve dış borçlar aracılığıyla yapılır. Ülkelere borçların rahatlıkla ödenip ödenmeyeceği konusunda notlar verilir ve bu notlara göre verilecek kredilere faiz uygulanır.

SAYFA -255-

 Devletlerin iç borçlarının önemli bir bölümü de yabancılar tarafından verilir. Buna sıcak para deniliyor. Dış borçların çok önemli bölümü de yabancılar tarafından karşılanır.

Borç vermede kullanılan “hard currency”, gelişmiş ülke merkez bankaları tarafından basılmış paralardır. Gerçekte, baskı masrafı dışında bir gideri yoktur. Gelişmekte olan ülkelerin merkez bankaları ve ticari bankaları rezerv adını verdikleri “hard currency”lerini gelişmiş ülke bankalarında tutar. Sonuç olarak, her ülkeye aslında kendi parası borç verilir. Alınan borcun çoğu da borcu veren yabancı ülkeden mal almakta kullanılır. Böylece, alınan borç vadesi beklenmeden borcu veren ülkeye geri döner ve tekrar borç olarak verilir. Merkez bankaları iç ve dış talepten fazla para basarlarsa, enflasyonyaratırlar.Yani, talep kadar basılan para enflasyon yaratmaz. Ancak, dış talep kadar karşılıksız “hard currency” basan gelişmiş ülke merkez bankaları, para bastıkları halde enflasyona neden olmazlar.
Talebin üstünde para basarak yaratılan enflasyon, bir çeşit vergidir ve toplumu fakirleştiıir.
Enflasyonist ortamda, zenginler kendilerini koruyacak tedbirler alabilirler. Vergi yükü genellikle dar gelirli halkın sırtına biner. Zenginlerin aldıkları tedbirler arasında, paralarına yüksek reel faizler almak, servetlerinin bir bölümünü yurtdışında tutmak, enflasyon muhasebesi gibi uygulamalar vardır.”
Senyoraj geliri elde etmeyen ülkeler, üretim yapmalarına rağmen refah düzeyini arttıramamaktadırlar.

SAYFA -256-

Ancak kendi parasını o ülkenin yerli parasının yerine devreye koyan ülkeler elde ettikleri gelirle, kendi refah seviyelerini arttırmaktadırlar.

 Gelişmekte olan ülkeler üretim yapmak için çalışarak işin cefasını çekerken, bu üretimin karşılığı senyoraj geliri elde eden gelişmiş ülkeler işin sefasını sürmektedirler. Öte yandan, senyoraj geliri elde etmeyen ülkeler piyasalarının ihtiyaç duyduğu parayı dışardan faizle temin ederler.
 Bir ülkenin kendi Merkez bankasında başka bir ülkenin parasını bulundurması veya kendi topraklarında dolaşıma sunması o ülkeyi fınanse etmesi demektir.
 Bugün başta Türkiye olmak üzere, özellikle Uzakdoğu ülkelerinin merkez bankalarında büyük miktarda ABD Doları saklanmaktadır.
 Japonya Merkez Bankası’nda, Ağustos 2005 itibari ile 847.777 milyar ABD Doları bulunurken(6). Çin Merkez Bankasında ise Temmuz 2005 itibari ile 711 milyar Dolar bulumaktadır (7). Bunun manası şudur: Japon ve Çin halkı yüz milyarlarca Dolarlık üretim yapmış; karşılığında ABD, kağıt boyayıp onlara vererek bu üretimi kendisine aktarmıştır.
 Türkiye’de ise durum daha vahimdir. Çünkü biz sadece Merkez Bankamızda değil, dolaşımda da yabancı paralara izin vermekteyiz.
 Yani üretimimizin karşılığında piyasada bulunması gereken emisyon miktarını, senyoraj hakkımızı kullanmak suretiyle karşılamıyoruz.
_______________________
6 -Mini’stery of Finance of Japan. (06.09.005).
7-State Administration on Foregien Exchange People’s Republic of China.

SAYFA -257-

Yabancı ülkeler de emisyonlarını arttırıp bize paralarını gönderiyor ve senyoraj geliri elde ediyorlar.

 Senyoraj gelirinin bizim gibi ülkelere yasak, ancak parasını dünya parası yapma gayreti içerisinde olan ülkelere serbest olması, o ülkelerin ilerlemesine katkıda bulunurken, bizim ise batmamıza neden olmaktadır.
 Günümüzde devletlerin senyoraj geliri elde etmesi, bir çeşit enflasyon vergisi olarak tanımlanmakta ve ekonomiler açısından bir hastalık olarak görülmektedir. Bunun yerine devletlerin iç ve dış borçlanmaya git-
mesi tavsiye edilmektedir.
 Ancak, Milli Ekonomi Modeli’mizde belirtilen oranlarda emisyon hacminin arttırılarak senyoraj geliri elde edilmesi devletler için bir mecburiyettir. Aksi takdirde, piyasada yeteri miktarda tüketim olmayacağı için, ekonominin dengeye oturtulması mümkün olamaz.
 Geçmişte senyoraj geliri elde eden bazı devletler bunu belli bir mantık çerçevesinde ve belli oranlar dahilinde uygulamamıştır. Daha çok siyasi kaygılar neticesinde bütçe açıklarını kapatmak için yapmıştır. Belli bir kural çerçevesinde uygulanmayan emisyon artışı elbette talep enflasyonuna yol açar.
 Senyoraj gelirine karşı çıkılmasının sebebi, görünüşte artan para miktarının piyasalarda fiyatlar genel seviyesinde bir artışa sebep olacağı iddiasıdır.
 Ancak bu iddiayı ortaya atanlar’bir taraftan faizle alınan dış kredilere destek olmuş, diğer taraftan da bankacılık sisteminin kaydi para üretimini desteklemişlerdir.

SAYFA -258-

TC. Merkez Bankası Başkanı S. Serdengeçti’nin bu konudaki açıklamaları dikkat çekicidir:

 “Bu ülkede emisyonun mili gelire oranı düşüktür, Merkez Bankası evvelden beri basması gereken parayı basmamakta ve bunu faizleri yüksek tutmak için yapmaktadır. Rantiyeye hizmet etmeyi bırakıp çok para basılsa faizler düşecek, üretim ve yatırım artacak, üretim artınca enflasyon da düşecektir”(8).
 Dikkat edilirse senyoraj gelirine karşı olanlar, devlete para satmak için karşıdırlar. Eğer devletler emisyonlarını arttırıp, senyoraj geliri elde ederlerse, global tefeciler ve yerli taşeronları büyük bir gelir kapısından mahrum kalacaklardır.
 Milli Ekonomi Modeli’mizde senyoraj gelirini hem bir ekonomi kuralı olarak ele alıyor, hem de emisyon oranlarının nelere bağlı olduğunu formülize ediyoruz.
 Ülkemiz şartlarında olayı ele aldığımızda şunu görüyoruz; yıllardan beri belli bir büyüme oranına sahip olan ülkemizde piyasada bulunması gereken yerli para piyasaya sürülmemiştir. Bunun aksine dışarıdan faizle alınan borç para ile Merkez Bankamız yükümlülüğünü yerine getirmeye çalışmıştır. Şu ana kadar devlet olarak emisyonumuzu devreye koymuş olsaydık, bugün yüzlerce milyar Dolar borç yükü ile karşı karşıya kalmamış olacaktık.
 Aynı zamanda olması gereken para piyasada bulunacağı için reel piyasada istenilen canlılık oluşacak, üretici de istediği pazara kavuşmuş olacaktı.
___________________
3 – Hürriyet Gazetesi,. 17.01.2005

SAYFA -259-

 TC. Merkez Bankası’nın yükümlülüklerine baktığımızda, 01.09.2005 itibari ile toplam yükümlülük 78.704.003 milyar TL dir, Bunun 45.986.083 milyar. lık kısmı döviz yükümlülüğü iken, sadece 17.525.915 milyar TL’lik kısmı emisyondur(9).

 Yani Merkez Bankamızın yükümlülüklerinin sadece %22’ si emisyoniken,” %58’i döviz, geri kalanıda mevduat olarak buluınnaktadır: Oysa bu oran, gelişmiş kabul edilen ülkelerde kendi emisyonları lehine son derece yüksek iken, döviz yükümlülüğü olarak son derece düşüktür . ‘
 Ayrıca son derece önemli bir nokta da bizim emisyonumuzun yurt dışından alınan, faizli para karşılığı olduğudur.Yani gerçekte bizim emisyon oranımız % 00 dır. Çünkü emisyon ülkemizde faizle alınan yabancı para karşılığı yapılmaktadır.
 Mesela ABD’de emisyon oranı, % 81.52 iken, döviz yükümlülüğü % 0 dır. Almanya’da emisyon % 53.51 iken, döviz yükümlülüğü % 10’dur. İspanya’da ise döviz yükümlülüğü % 0,57 iken, italya’da döviz yükümlülüğü % 6’dır (10).
 Bu rakamlara baktığımızda karşılaştığımız gerçek şudur; biz üretimimiz karşılığı piyasada kendi emisyonumuzu bulundurmak yerine başka ülkelerin paralarını emisyonumuz yerine ikame ederek, gelirlerimizi bu ülkelere transfer ederken; kalkınmış kabul edilen ülkelerin tam tersine kendi emisyonlarına bağlı bir para politikası izlediklerini görmekteyiz.
______________________
9 – T.C. Merkez Bankası verileri
10 – Prof. Dr. Nuri Uman, Başka Ülkelerin Bilançoları ile T.C. Merkez Bankası Bilançolarının Karşılaştırılması, 1991

SAYFA -260-

 Diğer taraftan dolaşımdaki para ile vadesiz mevduatın toplamı manasına gelen M1 rakamlarının GSMH ’ya Oranlarına baktığımızda ülkemizde nasıl bir oyun oynandığını daha rahat anlarız.

 Ülkemizde Ml \ GSMH oranına baktığımızda bu oranın % 6.2 olduğunu görmekteyiz (2005 yılı ocak ayı Ml rakamı 26.906.087 YTL GSMH rakamı 430.511.476.968 YTL’dir; oranlarsak, yukarıdaki yüzdeyi elde ederiz (11 ).
 Oysa bu oran daha öncede belirttiğimiz üzere kalkınmış kabul edilen ülkelerde çok çok daha
yüksektir. Öreğin EURO bölgesinde (EURO’nun geçerli olduğu ülkeler, İngiltere buna dahil değil) 2004 yılı GSMH 7.601 milyar Euro, M1 rakamı ise 2.937 milyar Euro olmuştur; buna göre Ml/ GSMH= %38’dir(12).
 Çin’in 2004 yılı GSMH’sı 1.649 milyar dolar, M1 rakamı ise 1.150 trilyon dolar olmuştur; buna göre, M 1/GSMH= %69.7′ dir(13).
 Ülkemizde, “Para basma, enflasyon olur” sözü ile hem halkı, hem de kamu kesimini global tefecilere muhtaç edenlerin iddiasının ne kadar boş olduğunu anlamak için sadece Çin’deki parasal oranların ülkemizden 10 kattan daha fazla olduğı’ına, buna rağmen enflasyon oranlarının bizden daha düşük olduğuna bakmak yeterlidir.
______________________
11 – T.C.Merkez Bankası verileri
12 – European Central Bank; OECD; Eurostat 2005
13 – Chına Statistical Yearbook, Bank of China

SAYFA -261-

Devletin senyoraj ile para arzını arttırmasının enflasyona yol açtığı iddiasıyla emisyon hacminin genişletilmesine karşı çıkanlar, yabancı paraların ülkemizde dolaşmasına ses çıkarnamaktadırlar.

 Kaldı ki, bu yabancı para, piyasada kendi insanımızın emeğinin karşılığı olarak bulunmaktadır.
 Devletlerin piyasadaki para ihtiyacını kendi parasıyla karşılaması Milli Ekonomi Modeli’mizin para arzı ayağını oluşturmaktadır.
 Bunun hangi oranlarda olması gerektiğini ise para bahsinde formülize etmekteyiz. Kapitalist anlayış, henüz böyle bir bilgiye sahip olmamakla birlikte; yaptıkları ampirik çalışmalar, her yıl büyüme oranlarına yakın ama az olmamak üzere onları para basmaya götürmüştür.
 Nitekim M. Friedman bu tıkanıklığa dikkat çekmektedir: Benim şu anki tercihim, parasal otoritenin para stokunu belirlenen bir oranda artırmasına izin veren bir yasal düzenlemenin yapılmasından yanadır.
 Para stokunun yıllık artış oranı %3 ile “ %5 arasında bir oran olabilir. önemle belirtmeliyim ki bu önerim paranın yönetiminde her zaman ve sonsuza dek geçerli olacak bir kural olarak görülmemelidir. Bizim ‘şu an para konusundaki bilgilerimize göre en uygun olan kuralın bu olduğunu düşünüyorum.Para konusunda daha fazla bilgi sahibi olduğumuzda daha iyi kuralları bulmamız mümkün olacaktır’ (14)
________________________
14 – M Friedman, Kapitalizm ve Özgürlük, s 54, ç. D. Erberk ve N. Himmetoğlu; Prof. Dr. O. Can Aktan Monetarizm ve Rasyonel Beklentiler Teorisi, Politik iktisat, İzmir 2000

SAYFA -262-

Gerçekten de ABD uzun zamandan beri bunu uygulamaktadır. 1950, 1971 reel GSMH artışı “%3.84, M1 artışı %3.94,1994,2002 reel GSMH artışı %3.19,M1 artışı “ %3.80’dir(15).

 Japonya örneğine geri dönersek; Japonya, 1950-1971 yılları arasında iyi bir büyüme trendine sahip olduğu dönemlerde reel GSMH artışı %9.45 iken, M1 artışını ortalama %16.1 de tutmakta idi(16).
 Ancak deflasyona girdiği 90’lı yılların ortalarında 1995 yılında M1/GSMH oranı 44. 7 trilyon yen/ 484. 3 trilyon yen= %9. 2 olarak düşük olduğunu görüyoruz.
 Japonya nın son dönemde bunu arttırmaya çalıştığı gözlemlenmektedir.2004 yılında Ml/GSMH, yani 1083 trilyon yen / 534 trilyon yen: %20.2. olmuştur (17).
 Ancak tek başına piyasadaki para miktarını arttırmak elbette gerekli tüketimin oluşması için yeterli değ-
ildir Çünkü gelir dağılımında denge sağlanmadan ve piyasaya arz edilen paranın dar gelirli kesiminin gelirini arttırıcı “yönde piyasada bulunmasına imkan tanımadan, sadece parayı arttırmak tek başına çözüm değildir. Bu yüzden Japonya, dolanımdaki parayı arttırarak az bir miktar rahatlama yakalamasına rağmen, halen daha ekonomisini toparlayabilmiş değildir
______________________
15 -iMF International Financial Statistics, October 2003
16 – Ekonomie Survey of Japan 5459; Japan Ekonomie Yearbook
60-71; iMF international Financial Statisticis, October 2003.
17 – Bank of Japan

SAYFA -263-

 Kapitalist anlayışların tamamı modellerinin merkezine faizi oturtmuşlardır. Ve piyasalann ihtiyaç duyduğu paranın maliyetli kanallardan karşılanmasını tez olarak ortaya koymaktadırlar(18).

 Bankacılık sistemi mevduatlar sayesinde, topladığından çok daha fazla parayı piyasalara satmaktadır. Buna, yani bankacılık sisteminin ürettiği paraya kaydi para denmektedir. Bankacılık sistemi piyasanın ihtiyaç duyduğu parayı kaydi para ile karşılamaktadır. Bu uygulama mantık olarak merkez bankalarının para basmasından farklı değildir. Her ikisi de emisyon hacmini arttırmaktadır. Bankacılık sistemi bunu faiz karşılığı yaparak kâr elde etmektedir. Ancak Merkez Bankası üzerinden piyasaya para arz edildiğinde bankacılık sektörü faiz geliri elde edememektedir. Merkez bankalarının emisyon hacmini arttır-
ması yerine, bankaların kaydi para üretmesi veya kredi kartı dağıtması, piyasalardaki her türlü faaliyetten bankaların faiz geliri elde etmesini sağlamaktadır.Böylece piyasalarda elde edilen her türlü gelirin belli bir miktarı buralara aktarılmaktadır. Diğer yandan kaydi para üretimi, emisyon hacmini de kısıtlamaktadır.
 Çünkü piyasada olması gereken belli bir parasal hacim vardır. Bunun büyük kısmı kaydi para ile karşılanınca, Merkez Bankası emisyon hacmini kısmak zorun’ da kalacaktır. Böylece devletin elde edeceği senyoraj gelirini, faiz yoluyla bankacılık sistemi elde etmektedir.
______________________
18 – Prof. Dr. M. Merih Paya, Para Teorisi ve Para Politikası, s. 123, 2.b. istanbul, Filiz Kitapevi,1999.

SAYFA -264-

 Piyasanın ihtiyaç duyduğu paranın karşılanmasında kapitalist modellerin tavsiye ettiği ikinci anlayış ise yine faizle yabancı para almaktır. Bu ise yabancıların o devletten hem faiz, hem de senyoraj geliri elde etmesine sebep olur. Her iki anlayış da ekonomilerin gelişmesine değil, faizle para satan belli azınlık grupların çıkarlarına hizmet etmektedir.

Bu konuda T.C. Merkez Bankası eski Başkanı Y.Törüner Milliyet gazetesinde yer alan makalesinde şunları söylüyor:
 “Dünyada hâkim düzen kapitalist sistemdir.
 SSCB’nin yıkılmasından sonra, yeni bir düzen yerleştirme olasılığı da kalmamıştır. Kapitalizmi, sadece ekonomik düzen olarak algılamak yeterli değildir.Kapitalizm bir dünya görüşüdür.
 Bu açıdan bakıldığında, kapitalizmin siyasi boyutu demokrasi, ekonomik boyutu piyasa ekonomisi ve sosyal boyutu da insan hakları olarak ifade edilir.
 Kapitalist sistem ve onun prensipleri, bu. sistemden en çok yararlanan ülke ve gruplar tarafından hararetle savunulur ve savunulmak durumundadır.
 Kapitalist sistemden en büyük faydayı, gelişmiş ülkeler, çokuluslu şirketler ve AB gibi geniş ölçülü işbirliği anlaşmaları sağlarlar.
 Kapitalist sistem içinde bu güçlerin her istedikletini yapabilmeleri, her devletin oyunun kurallarına sıkısıkıya uymaları sayesinde gerçekleşebilir.

SAYFA -265-

Oyunun kuralları arasında, demokratik rejimleri en geniş Ölçüde yerleştirmek, insan haklarını yaygın biçimde uygulanır hale getirmek, piyasa ekonomisi uygulamalarını mümkün olduğu kadar yaygınlaştırmak, sermaye hareketlerinin ve para transferlerinin önündeki engelleri kaldırmak, kara parayla mücadele etmek, vergi ve diğer ekonomik sistemler arasında bir örneklik sağlamak vardır.

 IMF, Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler, GATT gibi kuruluşlar da aslında oyunun kurallarını istenilen normlarda yerleştirmek amacıyla kurulmuşlardır.”
 Milli Ekonomi Modeli’nde para sadece Merkez bankaları üzerinden maliyetsiz olarak piyasalara arz edilecektir. Böylece hem üretimin, hem tüketimin önü açılırken piyasaların kontrolü devletlerin kendi elinde olacaktır.
B – MİLLİ EKONOMİ MODELİ ’NDE SENYORAJ
Senyoraj, “insanımızın emek ve üretiminin karşılığı olan paranın devletin hükümranlık hakkını kullanarak, Merkez Bankası’nda emisyonunu genişletrnesiyle karşılanması demektir. Modelimizde, devlet borçlanmayacak, senyoraj hakkını kullanarak emisyonunu genişletecek; yani kendi insanının emek ve üretiminin karşılığı olan parayı kendisi basacaktır. Bu senyoraj geliri, ev kadınlarına maaş olarak, çiftçiye-köylüye faizsiz kredi olarak, esnafa yine kredi olarak verilecektir.

SAYFA -266-

 Bu şekilde;

1 – Üretim tetiklenecek,
2 – Eksik kalan tüketim devreye konacaktır.
Senyoraj geliri sosyal devlet projesinde tüketicinin tetikleyicisi olacaktır. Şöyle ki, senyoraj geliri maaş olarak halka verildiği zaman işçi-memur-köylü-çittçi, yani tüketici sınıfın tüketim kabiliyeti artacaktır.
 Buna mukabil üretici de, talep olduğu için daha çok üretecektir. Bu iki unsur emme-basma tulumba gibi birbirini harekete geçirecek ve ekonomide istenilen denge elde edilebilecektir.
 Mal ve hizmet karşılığı olarak senyoraj gelirini devreye koyan devletler, kamu harcamalarını rahat bir şekilde yani borçlanmadan, borç yüküne girmeden yerine getirebilir.
 Şayet hizmet ve mal karşılığı elde edilen kâr mukabili para devreye girmezse para kıtlığı oluşur. Böylece hem mübadele, hemde talep kısırlaşır. Piyasalar durağanlaşır. Bu sebeple senyoraj geliri, piyasalardaki dengeyi temin eden unsurdur. Senyoraj geliri ekseriyetle hizmet ve malın karı karşılığında devreye girmesi gereken bir hak olmasına rağmen, bazen de ilk başta karşılığı olmadığı zaman da devreye girebilir ve böylece ekonomiyi de büyütebilir.
 Mesela; karayolları yapımında gerekli finans yoksa araç-gereç ve işçiler tamamen sizden, dolayısıyla emek ve üretim tamamen sizden olacağı için, buna karşılık senyoraj hakkının kullanılması büyümede bir
taktik olarak karşımıza çıkmaktadır.

SAYFA -267-

Yeraltı kaynaklarının değerlendirilmesinde de aynı durum geçerlidir. Aynı kural, tarım için de geçerlidir. Tarım kesimine muhakkak eldeki parayla avans kredisi verilecek diye bir şart yoktur. Bu şartlarda üretilecek tarım mamulleri karşılığında emisyonun genişletilmesi yani senyoraj hakkının kullanılması üretimi destekler.

 Dolayısıyla emisyonun devreye girebilmesi için ilk başta elde edilecek katına değerin ortada olması gerekmez.Emek ve üretim karşılığından kâr neticesi emisyonun genişletilmesi şartlı enflasyon rizikosunun olmaması içindir.
 Yukarıda saydığımız enflasyon rizikosu varsa da devlet, fıyat kontrollerindeki ısrarlı davranışı
neticesi enflasyon tehlikesinin önüne geçebilir.

SAYFA -268 –

 5 – KUR POLİTİKASI

“Nasıl bir kur politikası” sorusuna cevap aramadan önce kambiyo sisteminin bugünkü durumuna ve de kısaca tarihçesine bakalım.

 Bugünkü kambiyo sisteminin temelleri 1944 yılında ABD’nde New Hemshire eyaletinin Bretton Woods kasabasında yapılan bir konferans neticesinde ortaya çıktı. Dünya Bankası ve IMF’nin de temelleri de bu toplantıda atıldı.
 1971 yılına kadar yürürlükte kalan bu sisteme göre 1 ons (yaklaşık 31 gram) altın= 35 ABD Doları olmak üzere dünya ülkeleri ulusal para birimlerini belli bir değer üzerinden ABD Dolarına endekslemiştir.Ulusal paraların maksimum %1 oranında aşağı ve yukarıya oynayabileceği bir bant aralığı belirlendi.
 Bu oranların daha fazla değişmesi durumunda ülkelerin para otoriteleri piyasalara müdahale edecek, bunun için döviz“ rezervlerini devreye sokacak, bu da yetmezse IMF’den kredi kullanacak.Ancak bu şartlardan sonra IMF’den izin alınarak devalüasyon yapılabilecekti(19).
________________________
19 – Doç. Dr. Sadi Uzunoğlu, Para ve Döviz Piyasaları, s. 4-6,2.bas.2003

SAYFA -269-

Bu sistem 15 Ağustos 1971 tarihinde ABD’nin Doların altın ile bağlantısını kopartması neticesinde çökmüştür. Bu tarihten sonra Doların altın olarak artık bir karşılığının olma zorunluluğu kalkmıştır.

 17/18 Aralık 1971 ’de Washington, Smıthosian’ da yapılan toplantı ile ABD karşısında Mark ve Yen başta olmak üzere ülkelerin paraları devalüe edildi.
 ABD’de 12 Şubat 1973’te ikinci kez devalüasyon oldu. Nihayet Mart 1973 ’te Smıthosian antlaşması da yürürlükten kalktı(20).
 Bu tarihten itibaren her ülke kendine ait bir sistem hayata geçirmeye çalışmıştır.Tabii ki Doların “hard curency’ ’ yani bütün dünyada geçerli olma vasfı günümüzde de devam etmektedir.
 Bretton Woods sisteminin en önemli özelliği ABD Delarına bütün paraların endekslenmesi ile birlikte ABD Dolarının dünya parası ohnasıdır. Başka bir ifade ile ülkeler kendi aralarında, hatta kendi topraklarında yaptıkları işlemleri Dolar üzerinden gerçekleştirmeye başlamışlardır. ABD her ne kadar bastığı Dolar karşılığı rezervlerinde altın bulunduracağı sözü vermiş de olsa hiçbir ülkenin Doların karşılığı rezerv edilmesi gereken altın miktarını denetleme imkanı olmadığı için ABD özellikle 60’lı yılların sonucunda ortaya çıkan cari açıkların karşılığı olmayan para basarak kapatma yoluna gitmiştir. Marshall yardımları olarak bilinen yardımların ABD’ye hiçbir maliyeti olmadığı gibi, bu sayede kendi parasını başka ülkelerin topraklarında hâkim kılmıştır.
______________________
20 – Bkz. Doç Dr Sadi Uzunoğlu, a.g e.

SAYFA -270-

Matbaa maliyeti dışında bir maliyeti olmayan Dolarları basıp bütün dünyaya dağıtan ABD hem siyasi hegemonyasını, hem de dünyadaki gelirleri kendisine aktaracak sistemi kurmuştur.

Zaman içerisinde altın ile bağlantısı da ortadan kalkan Dolar artık gerçekte karşılığı olmayan ancak itibarından dolayı bütün dünyada kullanılan para haline gelmiştir. .
ABD değil rezvlererindeki altının, sahip olduğu bütün yeraltı ve yerüstü kaynaklarının da üzerinde para basarak dünya ülkelerine göndermiştir. Göndemeyede devam etmektedir. ABD sanıldığının aksine üreten değil, tüketen bir ülkedir. Yılda ortalama 600 milyar Dolar cari açık yemektedir.
2002 yılı cari açığı 473.9 milyar Dolar, 2003 “yılı cari açığı 530.7 milyar Dolar, 2004 yılı cari açığı 660.4-milyar Dolar olan ABD’ de, 2005 yılında cari açık 691 .1 milyar dolar olarak beklenmektedir(21).
ABD bu açığını ise para basarak ve tahvil çıkararak kapatmaktadır. Halihazırda ABD’nin dış borcu 2.7 trilyon dolar olarak hesaplanmaktadır.
Bu rakam ise dünyanın toplam GSMH’ nın % 7.5’ine karşılık gelmektedir(22).
Kambiyo sistemini konuşurken üzerinde durmamız gereken en Önemli konu para alanları meselesidir. Ulusal paraların geçerli olduğu alanlar konusu belki de ‘
ekonomi politikaları içerisinde en önemli olanıdır.

____________________
21 –www.wortdbank.org/globaloutlook.
22 – Wortd Bank (Prospects for The Global Economiy)

SAYFA -271-

Bu açıdan bakıldığında zengin kabul edilen birçok ülke esasında karşılığı olmayan kâğıt parçalarına sahip hayali zenginlikler üzerine oturmuş ülkelerdir. ‘

 Milli Ekonomi Modeli’ndeki kambiyo sistemi ithalat ve ihracata dayalı sabit kur sistemidir.
 Günlük işlem hacminin çok üstünde FEX piyasalarında işlem olmaktadır. Bu işlemlerin mal ve hizmet ticareti ile alakası yoktur.
 Son dönemlerde çıkan hem Asya, hem de Meksika krizleri incelendiğinde; ülkemizde çıkan krizlerle aynı yapıda oldukları görülecektir.
 Ekonomi büyüyor gözükürken, enflasyon düşme eğiliminde iken bir anda kriz patlamaktadır. Sebebine bakıldığında bu ülkelerin tamamında -buna ülkemiz de dahil kriz öncesinde portföy akışının olduğu görülecektir. Ulusal piyasalara kademeli olarak giren yabancı para’bir anda piyasalardan çekildiğinde ülke ekonomilerini de beraberinde batırmaktadır.
 İster sabit, ister dalgalı sistem olsun, yabancı paranın değeri, serbest piyasa adı altında belirlendiğinde bu piyasalara hakim olan global sermaye sahipleri bir anda ellerindeki ulusal veya yabancı parayı satarak veya alarak piyasaları bir anda darmadağın etmektedirler.
 Boom bust cycle denilen anlayışa göre; her şey yolunda iken cari açık yabancı para ile finanse edihnekte, arkasından birden piyasalardan çıkan global sermaye ekonomilerde bomba etkisi yapmaktadır(24).
______________________
24 – Doç. Dr. Gülsün Yay, 1990“ yıllarda Finansal Krizler, iktisatın Dama Taşları 2002, Eğitim serisi-2, s. 224

SAYFA -273-

 Oysa ithalat ve ihracata dayalı bir kambiyo sistemi uygulandığında yabancı paranın değerini global sermaye sahipleri değil, ülkelerin merkez banakalan belirleyecektir. Hem kontrol devletlerin kendi elinde olacak, hem de yabancı paranın fiyatı gerçek değerinde ülkelerin çıkarlarına uygun bir fiyat düzeyinde konumlanacaktır.

 Ünlü spekülatör G.Soros’un İngiltere Merkez Bankası’na bile devalüasyon yaptırdığı düşünüldüğünde, devletlerin kendi kontrollerinde olmayan bütün kambiyo sistemlerinin o ülkelerin ekonomilerinde eninde sonunda büyük tahribatlara sebep olacağı açıktır.
 Yabancı paranın ithalat ve ihracata bağlı olarak değerini bulması, yine sabit bir değişken olarak merkez bankaları tarafından belirlenmesi, dövizi bir yatırım aracı olmaktan çıkaracağı gibi, ülke ekonomilerine çok önemli iki kazancı olacaktır. Birincisi; milli gelirin küresel güçlere transferi engellenecek, ikincisi yabancılar ülke ekonomileri üzerinde istedikleri gibi oyun oynayamayacaklardır.
 Bu manada serbest piyasa demek piyasaların gelişmiş ülkelerin ve onların destekçisi global sermaye sahiplerinin kontrolüne geçmesi demektir. Oysa Milli Ekonomi Modeli’mizde halkın yararına ‘devlet kontrolünde piyasa anlayışı olduğu için piyasaların hakimi global sermaye sahipleri ‘ değil bizatihi milletin kendisi Olacaktır.

SAYFA -274-

Ülkemizde şu anda uygulandığı söylenen dalgalı küf sisteminin yararımıza olmadığı anlamak için arka arkaya bu kadar yüksek cari açık vermemize rağmen düşük döviz fiyatlarına bakmak yeterlidir. Normalde cari açık olan yerlerde döviz talebinden dolayı döviz fiyatları yükselmesi gerekirken ülkemizde ‘ fıyatlar düşmektedir. Global sermaye sahipleri getirdikleri dövizi ulusal paraya çevirip devlete satmakta hem faizden, hem de düşük kurdan dolayı iki kat ‘ fazla para kazanmaktadırlar. İster dalgalı, ister sabit kur sistemi olsun serbest piyasa mantığı içerisinde interbank ortamında belirlenen döviz fıyatları yabancılarını kontrolünde bir kambiyo sistemidir. Bunun yerine devletin kontrolünde bir kambiyo sisteminde yabancı para gerçek değerini bulacaktır.

 Bir ülkenin parasının değerini gerçekte o ülkenin ihraç mallarına olan talebin belirlemesi gerekirken, bugün serbest piyasa adı altında bu değer dünya çapında sermaye sahipleri tarafından belir. lenmektedir.
 Milli Ekonomi Modeli döviz piyasalarını ülke ekonomilerini kontrol etmekte kullanılan bir araç olmaktan çıkarmaktadır. Bir paranın hard currency olması hayali şeylere değil, ülkelerin sahip olacağı kaynaklara ve üretim gücüne bağlı olacaktır.

SAYFA -275-

 6 – DIŞ TİCARET

Dış ticaret, bir ülkenin diğer ülkelerle olan alışverişidir. Bağımsız ülkeler dış ticaret rejim ve uygulamalarını kendi lehlerine göre düzenler. Gümrük tarifeleri, kur politikası, dış ticaret anlaşmaları, kotalar gibi mev-zular o ülkenin siyasi ve ekonomik hedeflerine göre belirlenir. Dış ticaret bu açıdan bakıldığında sadece kâr amacı güden basit bir takas anlayışından Öte ülkelerin siyasi, askeri, kültürel ve ideolojik hesapların hayata geçirmek için kullandıkları en etkin vasıtadır.

 Firmalar veya devletler ürettikleri mal ve hizmetlere öncelikli olarak içeride pazar ararlar. Uygulanan yanlış politikalar neticesinde tüketim hacminin yeterli düzeyde olmaması veya dahili pazarın istenilen büyüklüğe ulaşmamış olması, firmaları ve devletleri dış pazarlara yöneltmiştir.Şüphesiz dış ticaretin tek sebebi bu değildir. Ancak son yıllarda birçok firmanın dışa açılmasının sebebi içeride yeterli pazar imkanına sahip olamamasıdır.
 Her ne kadar fımıaların dış ticarette hedefı mal ve hizmet satmak olsa da, devletler için asıl hedef mal ve hizmet satmak değildir. Asıl hedef kendi mal ve hizmetlerine olan talepten yola çıkarak paralarının geçerl iolduğu alanı büyütmek ve paralarını dış topraklarda konvertibil yapmaktır.

SAYFA -277-

Bu sebeple ülkeler ihracat yaparken karşılığında kendi paralarını talep ederler. Aksi takdirde kendi paraları yerine karşı ülkenin para birimini veya üçüncü bir ülkenin para birimini kabul ettiklerinde bunun adı ihracat değil, yerli kaynakların başka ülkelere aktarılması olacaktır.

 İhracatta yerli paranın talep edilmesi, ithalat yapan ülkenin de mal aldığı ülkenin parasını elde etmek için o ülkeye bir mal veya hizmet sunması demektir.Böylece dış ticaret ülkelerin karşılıklı olarak kendi ihtiyaçlarını mal ve hizmet takası yaparak karşılamasıdır.
 Oysa başta ülkemiz olmak üzere gelişmekte olan ve azgelişmiş ülkeler, ihracat yaparken kendi paraları yerine “hard currecy”(yabancı para) kabul ettikleri için ihracat yapmaya çalışırken sömürülmektedir.Mesela biz ABD’ye ihracat yaparken sevinirken ABD ise bizden ithalat yaparken sevinmektedir.
 Anlattıklarımızı şu iki Örnekle açıklayabiliriz:
 Örnek: 1.durum:
 ABD’ nin bizden buğday talep ettiğini varsayalım. ‘Eğer bunun karşılığında TL istersek, ABD bu YTL’ yi temin etmek için cari fıyatlarla örneğin ihtiyacımız olan bilgisayarı bize satmak zorundadır. Bilgisayar karşılığında 1000 YTL alan ABD, 1000 YTL’yi bize vererek 1 ton buğdayı alır’. Sonuçta Türkiye bilgisayarını elde ederken ABD ise buğday alır.

SAYFA -278-

2 durum:

 ABD’nin buğday karşılığında bize 1000 Dolar serdiğini varsayalım. Bizim de bu parayı Merkez Bankamızın kasasında veya kendi topraklarımızda emisyonumuz yerine tuttuğumuzu varsaydığımızda ki bugün ülkemizde olan bundan ibarettir o zaman ABD kendisine baskı masrafının dışında hiçbir maliyeti olmayan kâğıt ile buğdayımızı elde ederken, gelirlerimizi kendisine transfer etmiş olmaktadır. ABD’nin yılda 600 milyar Dolar açık vermesine rağmen, halen ayekta kalmasının sebebi ithalatını kendi parası ile yapmasıdır.
 Devletler ihracata. karşılık kendi. yerli paralarını talep etmez, ihracat ile turizm gibi faaliyetlerle elde ettiği dövizi emisyonunun yerine iç piyasada dolaştırırsa, ihraç ettiği ürünleri bedelsiz vermiş olacaktır. İhraç mallar karşılığında Örneğin Dolar, emisyon olarak iç piyasada dolaşırsa o taktirde verilen ürünün karşılığında gerçekte ABD’nin karşılıksız Doları alınmış demektir ki bunun adı sömürülmektir.
 Milli Ekonomi Modeli’nde dış ticaret bir sömürü araca olmaktan çıkartılıp alışveriş kurallarına göre yürütülecektir.İhracat, yerli paranın etki alanlarının oluşturulması için kullanılacaktır.Üretilen ürünlerin pazar bulduğu alanlar, aynı zamanda yerli paranın da kullanım alanı olacaktır. Kapitalist anlayışın dış ticaret konusunda çeşitli modelleri vardır.

SAYFA -279-

Azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin dış ticaret rejimlerinin gelişmiş ülkelerin çıkarları doğrultusunda düzenlenmesini sağlamak için başta Karşılaştırmalı Üstünlükler, Mutlak Üstünlükler ve Faktör Donatımı Kuralı gibi teorileri o ülkenin ekonomistlerine ve siyasilerine kabul ettirmişlerdir. Bu teorilerin hayat bulduğu ülkelerin kaynakları, üretimleri ve gelirleri bu teorileri üreten gelişmiş ülkelere aktarılmıştır.

 Kısaca bu görüşleri ele alırsak:
Karşılaştırmalı ve Mutlak Üstünlükler Teorilerine göre, ülkeler ucuza ürettikleri ve üstün oldukları malları üretip ihraç etmeli, üstün olmadığı yani pahalıya ürettiği malları ise üretmemeli ve ithal etmelidir. Böylece bütün ülkeler malları ucuza üretip satacağı için herkes bu alışverişten kazançlı çıkacaktır(25).
 Bu tavsiyelere göre hareket eden azgelişmiş ülkelerin, zamanla avantajlı oldukları ve hammadde bakımından zengin oldukları birçok sektörde iflas ettiklerini, krizden krize sürüklendiklerini ve küresel güçlere boyun eğerek onlara her alanda bağımlı hale geldiklerini. görürüz.
 Çünkü bir ülke maliyeti ne olursa olsun gıda, savunma, barınma, giyim, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçlarını kendisi üreterek karşılayamıyorsa, ayakta durması ve mevcudiyetini sürdürmesi mümkün değildir.
 Aksi takdirde ülke açık pazar haline gelerek iktisadi ve siyasi bağımsızlığını kaybedecektir
______________________
25 – Prof. Dr. Erdogan Alkin, İktisat s. 269

SAYFA -280 –

Çin’in başta enerji, hammadde, vergi gibi giderleri dünya standartlarının çok altına çekerek üreticisine destek olması sonucu Çinli firmalar biıçok sektörde, bizden çok daha aşağıdaki maliyetlerle ürün satmaktadır. Bu mantığa göre bizim hiçbir şey üretmeyip daha ucuz olan Çin’den almamız lazım. ABD ve AB kendi çiftçisine yılda 100 milyarlarca Dolar üretim desteği verdiği için ABD ve AB tarım ürünlerini bizden daha ucuza mal etmekte.O zaman bu teoriye göre tarım ürünlerini de buralardan temin etmeliyiz.

 Diğer taraftan IMF’nin de tarıma getirdiği tahditlerle beraber tarım sektörümüz tamamen devre dışı bırakılmaktadır.Çiftçimizin dünyanın en pahalı mazotunu, gübresini, tohumunu kullanarak üretim yapması neticesinde 4 YTL’ye mal ettiği buğdayın kilosuna devlet 3.50 YTL fıyat verdiğinde, Mukayeseli Üstünlük Teorisine göre ülkemizin buğday üretmeyip, daha ucuz fıyatı olan ABD’den alması gerekir.Oysa bu mantıkla birlikte gelişmekte olan ülkelerin tamamı açık pazar haline gelmektedir.
 Mukayeseli Üstünlük Teorisi gereği “siz tarım ürünlerini üretin sanayi ürünlerini biz size satarız” şeklindeki öneriye Atatürk devlet üretme çiftlikleri kurarak ve bizzat traktöre binerek poz verirken, diğer taraftan Kayseri’de kurduğu uçak fabrikasından Belçika’ya uçak ihraç etmek suretiyle kapitalist anlayışın kurnazca oyunlarına gereken cevabı en güçlü bir şekilde vermiştir.

SAYFA -281 –

Liberal-kapitalist anlayışın, işgücü açısından zengin ülkeler, emek yoğun malları üretsin, sermaye bakımından güçlü ülkeler ise sermaye yoğun ürünler üretsin böylece her ülke sahip olduğu üretim faktörünün avantajını kullanarak üstünlük sağlasın şeklinde özetlenebilecek Faktör Donatım Teorisi de Mukayeseli Üstünlükler Teorisinin bir başka versiyonudur(26).

 Hemen belirtelim ki, bu teori işçi ülke-efendi ülke kavramını doğurur. Bu anlayışa göre azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler, bu teorinin sonucunda sanayileşen ülkelerin fasoncusu konumuna düşmüşlerdir. Diğer taraftan katına değeri düşük, çevreyi kirleten ve modası geçmiş üretim tekniklerine sahip fabrikalar iş gücünün daha ucuz olduğu ülkelere aktarılmıştır. Emeğin daha ucuz olduğu bir ülke bulununca da yatırımlar o ülkeye kaydırılmaktadır.
 Hatırlanacağı gibi ülkemiz, tekstil, ayakkabı, deri gibi sektörlerde ABD ve AB ülkelerine bu nedenden dolayı ihracatçı konumunda iken, Çin’de ve Doğu Avrupa’da emek fıyatları aşağıya çekilince övünç kaynağımız olan bu sektörlerde çöküş yaşanmıştır.
 Bu ve benzer görüşlerin uygulanması neticesinde, dış ticaret açığımız her ay rekor kırmaktadır. Uygulanan kur rejiminin de desteğiyle, kur düşük tutularak ithalat her alanda büyük boyutlara ulaşmış durumdadır.
 2002 yılı ihracatımız 36.059 milyar Dolar iken, ithalatımız 51.554 milyar Dolar oldu. Dış ticaret açığımız ise 15.495 milyar dolardı.
_____________________
26 – iktisat ın ilkeleri, Ortak Kitap, Alkım Yay. s. 630.631, Ankara 1996

SAYFA -282 –

Bu açık 2003 yılında daha da arttı. ihracatımız 47.253 milyar Dolar iken, ithalatımız’ 69.344 milyar Dolar oldu. Dış ticaret açığımız ise 22.087 milyar Dolara çıktı.

 2004 yılında ise büyük bir artışla dış ticaret açığımız 34.419 milyar Dolara fırlarken, ihracat 63.121 milyar Dolar ithalat ise 97.540 milyar Dolara ulaştı(27).
 Yabancı sermayenin yaptığı ihracat ile yerli sanayiinin yaptığı ihracat da bir değildir. Çünkü yabancı sermaye ihracattan elde ettiği geliri içeride tutmaz.
 Yabancı sermaye ile elde edilen gelirin ülke ekonomisine katkısı yerli sanayi ile aynı değildir.
 Milli Ekonomi Modeli’nde yerli üretimin korunması öncelikli hedef olarak kabul edildiği için yerli üretime katkıda bulunacak veya sahip olunmayan kaynakların ithalatının önü açılacaktır.İhracat teşvikleri ile yerli üretici desteklenirken, dış pazarların bulunmasında devlet yerli sanayicinin önünü açacaktır.
 Doğru bir para politikası ile yerli üretimlere dışarıda pazar bulmak mümkündür.İstenildiği takdirde sosyal devlet anlayışında olduğu gibi dış ticarette de pazarların bulunması mümkündür.
________________________
27 – Bkz. Dış Ticaret Müsteşarlığı Verileri

SAYFA -283 –

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla