MEM ALTINCI BÖLÜM


1 – ENFLASYON
 Enflasyon en basit tarifi ile fıyatlar genel seviyesinin yükselmesidir. Bu artış mal piyasalarında olabileceği gibi faktör piyasalarında da olabilir.
 Enflasyon ekonominin denge durumunda olmamasından kaynaklanan bir hastalıktır. Bu dengesizliğin bir ucunda deflasyon diğer ucunda ise enflasyon vardır. Enflasyon en fazla sabit gelirli kesimde gelir kaybına sebep olduğu için gelir dağılımında dengesizliği de artırmaktadır.
A – TALEP ENFLASYONU
Enflasyonu iki kısımda ele almak gerekir. Birincisi talep enflasyof’iu diğeri ise maliyet enflasyonudur.
 İsimlerinden de anlaşıldığı üzere birincisi talep fazlası ile ilgili, diğeri ise üretim maliyetlerinin artışına bağlıdır. Talep enflasyonu hakkında kapitalist anlayışın iki temel yorumu vardır. Bunlardan bir tanesi miktar teorisi olarak ifade edilen klasik veya güncel ifadesi ile monetarist yaklaşımdır. Fiyat artışları para stokundaki artış ile izah edilmektedir(1).
_________________________
1 Prof. Dr. Osman 2. Orhan, Başlıca Enflasyon Teorileri ve İstikrar Politikaları, s 43, Filiz kitabevi 1995

 

SAYFA -175-

 


 Ekonomi tam istihdam düzeyinde kabul edilmektedır. Arzın talebe eşit olduğu yaklaşımından yola çıkıl- maktadır. Oysa üretim faktörlerine ödenen paranın elde edilen üretimi satın alamayacağını ifade etmiştik.
 Dolayısı ile’mv=py denklemi doğru değildir. Bu sebeple üretimle orantılı olarak her dönem emisyonu arttırmak enflasyona sebebiyet vermek şöyle dursun ekonomiler için bir zarurettir.
 Diğer yaklaşım ise Keynes’e aittir. “Entlasyonist Açık” olarak ifade edilen bu yaklaşım tarzında ise tam istihdam düzeyinden sonra toplam harcamalardaki artış enflasyona sebep olmaktadır (2). Öncelikle enflasyonist açık analizindeki denge noktası, 45 derecelik denge gelir doğrusu kabul edilmektedir.
 Ancak ekonomideki denge hali gelirin tüketime eşit olduğu nokta değildir. Çünkü üretim miktarı gelirden büyüktür.Denge noktası tüketimin üretime eşit olduğu noktadır.
 Ayrıca, tam ‘ istihdam noktasına kadar kamu harcamalarını maliyetli para ile artırmak belli bir dönem sonra vergi oranlarını ve faiz oranlarını artıracağı için hem maliyet enflasyonuna, hem de tüketim daralmasına sebebiyet verecektir. Tam istihdam düzeyine kadar tüketimin artması talep enflasyonuna sebep olmaz ancak bu tüketimin ne şekilde elde edildiği önemlidir.
 Aksi takdirde çok daha kronik bir enflasyon çeşidi olan maliyet enl’lasyonu ile karşı karşıya kalınacaktır.
________________________
2 – John Maynard Keynes, The General Theory and Employment. interest and Money, s. 296, The Macmillian Press ltd, London 1973

 

SAYFA -176-

 


 Dikkat edilirse her iki kapitalist anlayış temelde aynıdır. Her ikisinde de denge gelir eğrileri aynıdır. Aradaki fark tam istihdam ve eksik istihdam analizi ile ilgilidir (3).
 Sonuç itibari ile, her iki görüş değişik ülkelerde değişik dönemlerde uygulanmış ama sonuç olarak enflasyonu çözerken bazen deflasyon bazen de stagflasyon ile karşılaşılmıştır. Ayrıca mesele sadece enflasyonu çözmek değil aynı zamanda büyüyen bir ekonomiyi yakalamak olması gerekirken şu ana. kadar çözüm diye ortaya konan modeller hastalığı tam teşhis edemediği için enflasyonu çözmek hep başka hedeflerden vazgeçmek olarak önümüze konmuştur.
 Paranın tek yönlü olmadığını, değişik yerlerde değişik biçimde ekonomiyi etkilediğini daha önce ifade etmiştik.
Para stokundaki artışın üretim miktarını artır_ mak için kullanıldığında ekonomiye etkisi ile kamu harcamalarını finanse etmek için kullanıldığındaki etkisi farklıdır.
Yani, herzaman para stoku’ndaki artışı enflasyonun sebebi olarak görmek son derece yanlıştır.
 Dolayısı ile paranın üretim hızı ve tüketim hızı diye iki yeni terime ihtiyacımız var. Bu terimleri birim zamanda dolanımdaki paranın yaptığı üre-tim ile birim zamanda aynı paranın tüketimde meydana getirdiği artış olarak ifade edebiliriz.
______________________________
3 – John Maynard Keynes, The General Theory and Employment, İnter est and Money, s. 296, The Macmillian Press ltd, London 1973

 

SAYFA -177-

 

 

SAYFA -178-

 


Eğer piyasaya sunulan para gelir düzeyi düşük kesimlere gönderilirse, paranın tüketim hızında bir artış meydana gelecek. Ama aynı para üretime aktarılırsa, bu sefer hem üretim, hem de tüketimde artış meydana gelecek ama üretim artışı tüketimden fazla olacaktır.
 Ekonominin yapısına göre belli bir üretim hacmine mukabil piyasada bulunması gereken bir para miktarı vardır. Bunun olması gerektiğinden
fazla olması üretimin o anda karşılayamayacağı bir talep fazlası oluşturacaktır.
 Ancak bu koşulda enflasyondan söz etmek mümkündür. Bu parasal oran ülkeler arasında farklılıklar göstereceği gibi ülkelerin kendi içlerinde dönemsel farklılıklar gösterir.
 Asıl önemli olan hangi miktardaki para talep fazlasına, hangi miktardaki para talep azlığına sebep olmaktadır? Bunun cevabını para bahsinde vermiştik. Tabiki bu parasal oran, dolanımdaki paranın nerede kullanıldığına ve gelir dağılımındaki yapıya sıkı sıkıya bağlıdır.
 Ekonomiyi kabaca tam istihdam düzeyi ve eksik istihdam olarak ikiye ayırabiliriz. Tam istihdam düzeyine ulaşmış bir ekonomi-

 

SAYFA -179-

 


de piyasadaki para miktarındaki artış direkt olarak tüketim harcamalarını arttırmak için mesela kamu harcamalarını karşılamak için kullanılıyorsa bu durumda enflasyon elbette kaçınılmaz olacaktır.
 Eğer bu noktada para miktarındaki artış, yatırımları dolayısı ile üretimi arttırmak için kullanılıyorsa orta vadede meydana gelecek üretim fazlası kesinlikle talep enflasyonuna sebebiyet vermeyecektir. Kısa vadede ise uygulanacak basit bir maliye politikası ile bu dönemi enflasyonsuz geçirmek mümkündür.
 Eksik istihdam olan bir dönemde ise tüketim miktarında meydana gelecek artışa üretimin hemen cevap vermesi çok daha rahat olacaktır.Dolayısı ile tüketimi arttıran para miktarındaki artış enflasyona sebep olmayacaktır. Ancak sermaye
başta olmak üzere üretimi sağlayan faktörlerin birinde yaşanacak bir darboğaz üretim artışını yavaşlatacağı için enflasyona sebep olması kaçınılmazdır.
 “Para basma enflasyon olur” olarak bilinen bu görüş sadece tam istihdam düzeyinde ve sadece üretimle karşılık bulamayacak’tüketime kanalize edilen para için geçerli çok spesifik bir durumdur.
 Diğer taraftan faizle birlikte piyasadan parayı çekip talebi azaltıp entlasyonu engelleme anlayışı son derece yanlıştır. Birazdan değineceğimiz maliyet enflasyonunun ana sebebi bu faizle borçlanma anlayışıdır.Devletin faizle borçlanmaya gitmesi sonu –

 

SAYFA -180-

 


cunda, rantiyeye verilen DİBS’ler sayesinde para miktarı üretim ile karşılık bulmadan artmaktadır. Mesela %20 faizle bir yıl sonra 100 birim para 120 birime çıkmaktadır. Para miktarı artarken bu artış mal ve hizmet miktarında bir artış yapmamaktadır.
 Bu 120 birimlik para piyasaya girdiğinde talep enflasyonu kaçınılmaz olacaktır. Bu para sürekli piyasaya girmesin diye yeniden faizle bunu toplamak da mümkün değildir. Çünkü parasını satanlar, her yıl gelirleri arttığı için, paralarının tamamını faizde tutmak istemeyebilirler.
 Enflasyondaki artışın faiz oranlarını arttırdığı görüşü yanlıştır. Aslında hakikat tam tersidir. Faizin varlığı hem maliyet hem de talep enflasyonuna sebebiyet vermektedir. Faiz enflasyonu oluşturmakta enflasyon oranları da faizi yanlış para politikaları uygulandığı için beslemektedir.
 Ülkemizde son dönemlerde üretim yerine para ile para kazanılması modeline geçilmesi yüksek talep enflasyonlarına sebep olmuştur. Bunu önlemek için daha yüksek reel getirilerle piyasadan çekilen para son yıllarda ise maliyet enflasyonuna sebep olmaktadır.
B – MALİYET ENFLASYONU
 Enflasyonun ikinci sebebi de maliyettir.
 Maliyet enflasyonu, hammadde fıyatları, enerji giderleri, sigorta primleri, vergiler ve kredi faizlerindeki artış veya işçi ücretlerinde meydana gelen

 

SAYFA -181-

 



artış olarak ifade edilebilir.
 Ekonomide talep fazlası olmadığı durumlarda bile enflasyonla karşılaşmak mümkündür. Bunun sebebi maliyetlerde meydana gelen artıştır. Peki maliyetlerde neden artışlar olmaktadır?
 Kapitalist anlayış işçi ücretlerindeki artışa dolayı. sı ile sendikaların etkisine odaklanmıştır (4).
 Fakat sadece işçi ücretlerinde meydana gelen bu türlü bir artışın ekonominin genelinde bir enflasyon oluşturması hele bunun sürekli olması mümkün değildir. Öncelikle işçi ücretlerinin üretim içerisinde oranı her geçen gün teknoloji ile birlikte daha da düşmektedir.
 Maliyet enflasyonu tam istihdam düzeyinde olmayan ekonomilerde de ortaya çıktığı için eksik istihdam düzeyinde maliyetleri yukarıya çekecek bir işçi ücret artışı beklemek mantıklı değildir. Zaten işçi talebi eksikken bir de bunların fiyatlarının artacağını. düşünmek son derece manasızdır.
 Maliyet enflasyonun sebebi hammadde artışlarını hesaba koymazsak faiz oranları veya kamunun bütçe açıklarını maliyetli para ile kapaına yoluna gitmesidir.
 Örneğin bir üretici %30 faizle para kullanmışsa bunu muhakkak ürüne yansıtmak zorundadır. Otomatikman kredi faiz oranları kadar maliyetlerin yukarı çıkması kaçınılmazdır. Diğer taraftan faizle
___________________________
4 – Bkz, Gardner Ackley, Macroeconomic Theory, The Macmillion Company. New York, 1970

 

SAYFA -182-

 


borçlanan hükümetler belli bir süre sonra bu parayı ödemek için vergi oranlarını arttıracaktır. Bu üretici
için hem kurumlar vergisinin, hem de istihdam vergilerinin artması manasına gelirki üretici mecburen bunu ürettiği mala yansıtacaktır.
 Dolayısı ile maliyet enflasyonunun asıl sebebi ülkelerin kendi emisyonlarını devreye koymak yerine yabancı veya maliyetli yerli parayı“ tercih etmeleridir.
 Ülkemizde son yıllarda yaşanan enflasyon çeşidi maliyet enflasyonudur. Bu kadar açık olan bu gerçeği IMF ve onun dediğini hayata geçiren iktidarlar görmemiştir. Ve ülkemizde talep enflasyonu varmış gibi piyasadan para çekilerek talebi kısma yoluna gidilmiştir.Yüksek faizle piyasadan çekilen para karşılığı vergi oranları arttırılmak zorunda kalınarak, bizzat maliyetlerin daha da artmasına sebep olunmuştur. Diğer taraftan talebi daraltıcı maliye ve para politikası ülkemizi resesyon sürecinin içine itmiştir.
 IMF tarafından bize enflasyonu düşürme adına tavsiye edilen piyasadan para cekme, bütçedeki harcamaları kısma, vergileri artırma ve faiz dışı fazlayı yakalama hedefi aslında ülkemize para satan global tefecilerin paralarını garanti altına almaktan ve daha çok para satmalarını sağlamaktan başka bir şey değildir.
 Bugün ülkemizin en önemli sorunu işsizlik, buna bağlı olarak reel büyüme olması gerekirken,
enflasyonu engelleme adı altında yanlış teşhis ko –

 

SAYFA -183-

 


nulduğu ıçin ne enilasyon önlenmiş, ne de genç nüfüsa iş ve aş imkanı sağlanmıştır.
 Ülke ekonomileri ıçin enflasyonu kontrol altına almanın tek hedef olarak ortaya konması son derece yanlıştır.
 Hedef ekonomilerin istihdam yaratacak şekilde sürekli büyümesini sağlamaktır. Bu büyüme esnasında piyasadaki para miktarı olması gereken oranlarda ve herkesin sahip olacağı biçimde tutularak ekonominin enflasyona yada deflasyona girmesi engellenmelidir.

 

SAYFA -184-

 


 2 – DEFLASYON
Deflasyon fiyatlar genel seviyesinde meydana gelen sürekli düşüşün adıdır.
 Enflasyon ile mukayese edildiğinde ekonomiler için çok daha tehlikeli bir durumu ifade etmektedir.
 Fiyatlar genel seviyesinde yaşanan düşüş toplam talebin yetersiz kalmasından kaynaklandığı için, ürmalar üretim kapasitelerini kısma yoluna giderek işçi çıkartır. Bu ise daha fazla bir talep daralmasım beraberinde getirir. Bir taraftan tüketiciler, fiyatlar düşüyor diye var olan taleplerini bile ertelerken; diğer taraftan artan işsizlik, zaten eksik olan talebi daha da aşağıya çeker, böylece adeta ekonominin ortasındaki bir kara delik misali deflasyon süreci her şeyi yutup ekonomileri durma noktasına getirir.
Kapitalist anlayışın klasik ayağı, sistemin kendi kendini tamir edeceğine, fiyatların ve işçi ücretlerinin ise esnek olduğuna inanmaktadır. Ancak gerçek hayatta uygulamanın bu şekilde olmadığını gören kapitalist anlayışın diğer ayağı Keynes modeli, kamunun harcamalarını arttırarak talebi desteklemesi gerektiğini savundu (5).
__________________________
5 – John Maynard Keynes, The General Theory s. 129,

 

SAYFA -185-

 


Yapılan uygulamalar kısmen netice verdi ancak kamu harcamalarını maliyetli para ile arttıran uygulama zaman içerisinde ülkeleri hem enflasyon, hem de borç sarmalı ile karşı karşıya getirdi. Çünkü faizle alınan borç para ile yapılan harcamalar neticesinde bu paraların ödemesi için hükümetler vergi oran- larını arttırmak ve orta vadede hem cari, hem de sosyal harcamalarını kısmak zorunda kaldılar.
 Bir taraftan artan vergiler üretim maliyetlerini yukarı çekerken, diğer taraftan hem kamunun orta vadede harcamalarını kısmak zorunda kalması, hem de vergilerle piyasadan paranın çekilmesi hane
halklarının talebini daha da kıstı.
 Netice olarak kısa vadede kısmen fayda vermiş gibi gözüken Keynes’in yaklaşımı orta ve uzun vadede hem maliyet entlasyonuna ve hem de talep daralmasına sebep oldu. Sonuç olarak dünya ekonomileri hem işsizlik, hem de enflasyon denen yeni bir hastalıkla yani stagflasyon ile tanıştı.
 Deflasyonla mücadelede hastalığın sebepleri teşhis edilemediği için uygulanan reçeteler adeta ağrı kesici mesabesinde kalmıştır. Hastalık devam etti ancak tesiri kısmen azaltıldı. Çünkü hastalığın temeli hane halklarının tüketmemesi iken, bu açık maliyetli para ile yapılan kamu harcamaları ile kapatılmaya çalışıldı.
 Talebi artırmak için kullanılan maliyetli paranın geri ödemesi, orta vadede hem kamu harcamalarının kısılmasına hemde vergi oranlarının artırılmasına neden oldu.

 

SAYFA -186-

 


Deflasyondan çıkmak için neler yapmalı sorularına ve şu ana kadar uygulanan politikaların neden yanlış veya eksik olduğuna cevap bulmadan önce, daha önemli bir soruya cevap arayalım; neden ekonomiler deflasyona girerler ? Halen bilinen ekonomi modellerinin cevabını bulamadığı bu soruyu şu şekilde de sorabiliriz; büyüyen ekonomiler neden belli bir süre sonra durağan bir döneme girmekte ve sürekli bir büyüme yakalanamamaktadır ? Çünkü ekonomilerde zaman zaman ortaya çıkan bu durgunluk dönemleri ile deflasyon hastalığının sebepleri paralellik arzeder.
 Önceleri gelişmiş kabul edilen ülkelerde baş gösteren bu problem bugün başta ülkemiz olmak üzere dünyanın hemen hemen her yerinde en önemli hastalık olarak dünya ekonomilerini tehdit etmektedir. Öyleyse hastalığı tedavi etmeden önce hastalığın sebeplerini teşhis etmek gerekir.
 “Her arzın kendisine yetecek talebini oluşturacağı”(6). düşüncesi ciddi bir yanılgı idi. Eğer büyüyen bir ekonomiye sahipseniz yakaladığınız bu büyümeyi karşılayacak tüketim miktarının üretimden elde edilen gelirle sağlanması mümkün değildir. Her dönem bu büyümeye mukabil eksik kalan tüketim rniktarının emisyonla birlikte dengelenmesi zaruridir.
 Bu temel ölçüye sahip olmayan ülkelerde belli bir büyüme trendi yakaladığında, büyüme olduğu her yıl talep eksikliği daha da artmaktadır. Birkaç yıl sonra artık bu talep yetersizliği büyüyen ekonomilerde kendi içine doğru bir çöküşü başlatacaktır.
____________________________
3 – Bkz; Denis Henri Histoire de la pensee economique. Presses Universitaires de France, 1971

 

SAYFA -187-

 

 

SAYFA -188-

 


1. tan u=1; Gelir üretmeyen üretim vardır; mesela ev hanımlarının evdeki üretimi sonuçta bir üretimdir.
 2. tan u=’0; Üretimin gelire eşit olduğu durumdur, kâr amacı olmayan hizmetler bu kapsama girmektedir.
3. tan :<0 ise normal üretim düzeyidir.
 90’lı yılların başında bu konuda ilk görüşlerimizi bildirdiğimizde henüz dünya deflasyon ile tanışmamıştı. O günlerde gelecek on yıllarda dünya ekonomilerinde çok ciddi bir pazar problemi yaşanacağını özellikle hızlı büyüyen ülkelerin gerekli emisyon ayarlamalarını yapmamaları sonucunda deflasyon ile karşı karşıya kalacaklarını ifade etmiştik.
 Hatırlanırsa 90’lı yılların ortalarından sonra önce Japonya deflasyon sürecine girdi, nominal faizler sıfırlanmasına rağmen reel faiz oranları pozitif kaldı. Japon hane halkları satın alma güçleri düştüğü ve geleceğe de güvenle bakamadıkları için harcamaları daha da kıstı, bu da fiyatların düşmesini, stokların artmasını ve buna bağlı olarak işçi çıkarımlarını tetikledi. O günden beri Japon mucizesi olarak ifade edilen o büyük ekonomiyi yakından takip edenler halen bu
ekonominin kendine gelemediğini göreceklerdir:
___________________________
1993 yılı GSMH 4.353.885 milyar Dolar
1994 yıh GSMH 4.794.274 milyar Dolar
1995 yılı GSMH 5.280.563 milyar Dolar
1996 yılı GSMH 4.691.726 milyar Dolar
1997 yılı GSMH 4.307. 697 milyar Dolar
1998 yılı GSMH 3.930.101 milyar Dolar
___________________________
7 – Bkz. IMF World Outlook 2005

 

SAYFA -189-

 


1999 yılı GSMH 4.457.
198 milyar Dolar
2000 yılı GSMH 4.748.025 milyar Dolar
2001 yılı GSMH 4.163.847 milyar Dolar
2002 yılı GSMH 3.976.137 milyar Dolar
2003 yılı GSMH 4.296.189 milyar Dolar

2004 yılı GSMH 4.621.195 milyar

Dolar (7). Doksan beş yılından sonra Japon ekonomisi GSMH’da 5 trilyon Dolar’ın üzerine bir daha çıkamannştır.

 Diğer taraftan 2003 yılı Ocak ayında TV kanallarında yaptığımız çeşitli açıklamalarda Alman ekonomisinin de 2003 yılında durağanlaşacağını, bunun akabinde işsizliğin artacağını ifade etmiştik Almanya’nın Maastrich Kriterlerini askıya alıp kamu harcamalarını arttırmak zorunda kalacağını hatta çok kısa bir zaman içerisinde borç almak zorunda kalacağını
söylemiştik.
Alman ekonomisini yakından takip edenler bilir ki 2003 yılında Alman ekonomisi önce durağan bir döneme girdi. Arkasından işsizlik artmaya başladı.
 Bugün itibarı ile son 72 yılın en yüksek işsizlik oranları Almanya’nın önünde durmaktadır. 5 milyonu aşan işsizi ile Alınanya, tarihinin en büyük açmazı ile karşı karşıya olduğunu kendisi ifade ediyor.
 2002 yılı işsizlik oranı %8.2,
2003 yılı işsizlik oranı %9.1,
2004 yılı işsizlik oranı %9.6’dır (8).
 Bu arada Almanya’nın Maastricht kriterlerine de uymuyor olması, AB içerisinde ciddi bir tartışma başlatmış Daha önce söylediğimiz gibi bu uygula –
8 – Bkz: EUROSTAT
( Statistical Office of The European Communities

 

SAYFA -190-

 


ma ile AB en geç 15 sene içerisinde dağılmak zorunda kalacaktır.
 Almanya büyüyen bir ekonomiye sahipti, ancak Mark’ı bırakıp Euro’ya geçtikten sonra, bu büyüyen ekonomiye karşılık piyasada bulunması gereken para miktarı sağlanamadı.
 Çünkü artık para basma hakkı Berlin’deki Bundesbank’ta değil, Frankfurt’taki Avrupa Merkez Bankası’ndadır. Senyoraj geliri yerine borç alma yoluna giden başta Almanya olmak üzere AB ülkelerinin borç rakamlarında Euro’ya geçtikten sonra gözle görülür bir artış olduğunu gözlemlemekteyiz.
 Mesala Fransa’nın Konsolide borç stoğunun
 GSMH’sına oranı 2001 yılı sonunda % 57 iken 2004 yılında bu oran % 65 .6’ya çıktı. 2005 yılında ise bu oran, % 66. 6 olarak beklenmektedir. Almanya’nın Konsolide borç stoğunun
GSMH’sına oranı ise’2001 yılı sonunda % 59.4 iken, 2004 yılında bu oran % 66.3’e çıkmıştır. 2005 yılında ise % 67.8 olarak beklenmektedir.
 Genel olarak AB ortalamasına baktığımız zaman, Euro’ya geçmeden önce borç stoğunun toplam GSMH’ ya oranı 90’lı yılların başında % 76.5 düzeyinden Euro’ya geçiş tarihi olan 2002 yılı sonunda % 69.5’e düşmüşken; bu tarihten sonra yeniden artmaya başlamıştır. 2004 yılında bu oran % 71. 2’ye çıkmış, 2005 yılında ise % 72.2 olarak
beklenmektedir (9).
Peki deflasyonun sebebi sadece büyüyen eko –
___________________________
9 – Bkz: EUROSTAT ( Statistical Office of The European Communities

 

SAYFA -191-

 


Ekonomilerde ortaya çıkan eksik talep mi ? Elbette hayır. Bazen piyasada aksine fazla miktarda para olmasına rağmen yine de eksik talepten dolayı ekonomiler deflasyona girebilir. Gelir dağılımında dengesizlik şüphesiz deflasyonu doğuran en temel sebeplerden biri.
 Eğer toplumun büyük bir kısmı belli bir gelir sevi-yesiııin altına düşerse artık tüketme kabiliyetini yitirmiş demektir.
 Piyasada fazla miktarda para olsa bile, bu para belli ellerde toplan-
dğından dolayı, toplumun geri kalan büyük kesimine yeniden tüketme kabiliyeti kazandırılmadan ekonominin deflasyondan çıkması mümkün değildir.Yani faiz oranlarını düşürüp tüketimi arttırarak deflasyondan çıkılacağı kısmen doğrudur.Ancak asla yeterli değildir.
 Çünkü faiz oranlan sıfırlansa dahi bankada parası olan kesim parasını tüketime kaydıracaktır. Ya parası olmayanlar? Onlar için bu politikanın hiçbir faydası olmayacaktır.
 ABD örneği bu dediklerimizi ispatlamaktadır. Faiz oranlarım uzunca bir süre % 1’lere çeken FED deflasyondan çıkmayı hedefledi ancak kısmen başarılı oldu ABD’de son üç yılın gecelik faiz oranları şu şekildedir. 2002 yılı ortalaması % 1.67, 2003 yılı ortalaması % 1.13 oldu. 2004 yılında ise % 1.35 oldu (10).
 Çünkü gelir dağılımındaki çarpıklıktan dolayı ABD halkının belli bir kısmının gerçekten geçim sıkıntısı bulunmaktadır.Bu çözülmeden deflasyondan
10 – Bkz: FED 09/06/2005

 

SAYFA -192-

 


_______________________
11 – Bkz: DİE verileri, www.die.gov.tr

 

SAYFA -193-

 


ler artarken bir taraftan da gerek maliye gerekse faiz politikaları ile piyasadan para çekildiği için talepte daralma yaşanıyor.

 Türkiye şartlarında TEFE ve ÜFE hesaplamalarında uygulanan teknik eksik kalmaktadır. Yapılması “gereken;
 (+) olan ürünler ayrı bir kategoride toplanmalı ve ortalama artış hesaplanmalı; (—) olan ürünler ayrı bir kategoride toplanmalı ve ortala artış hesaplamnalıdır.
Örneğin 2004 yılı TEFE ve ÜFE rakamlarına baktığımızda bazı mamüllerde fıyatın talep esnekliği düşük olduğu için, maliyetlerden (vergi, enerji, hammadde) gelen artışların fiyatları ortalama % 40’lara varan oranlarda arttırdığını görüyoruz. Örneğin 2004 yılı TEFE’de sac %66.5, motorin%34 9, ana metal sanayii “%34.1; ÜFE’de ise doğalgaz“ %28, konut %21.1 artmıştır (11). Bazı mamüllerde ıse fıyatlar, talebe karşı duyarlı olduğu için piyasada var olan talep daralması bu ürünlerin fiyatlarının düşmesine sebep olmaktadır.
 Örneğin 2004 yılı ÜFE’de elektrikli ev eşyası %10. 8 düşmüştür (12).
 Elektrikli ev eşyası modeli çok hızlı değiştiği ıçin eğer piyasada yeterli talep yoksa, üretici mecburen
üretim maliyetleri artsa dahi fıyatları düşürerek elindeki stokları satma yoluna gidecektir.
 Böyle bir ekonomide, yani hem vergi, enerji, hammadde, istihdam vergileri vb. leri artmasından dolayı maliyetlerin arttığı, hem de yetersiz talepten dolayı stoklann yükseldiği bir ortamda TEFE ve ÜFE
___________________________
12 – Bkz: DlE verileri, www.die.gov.tr

 

SAYFA -194-

 


TÜFE sonuçları bizi yanıltıcı neticelere ulaştıracaktır. İki farklı hastalık, yani maliyet enflasyonu ve talep daralması (+)’nın (–)’yi yok etmesi gibi birbirini götürmekte; sanki ekonomide bu hastalıkların hiç biri yokmuş ve ekonomi dengede imiş gibi bir sonuç ortaya

çıkmaktadır.
 Örneğin buğday ektiğinizi düşünelim Buğdaym fıyatı talep azlığından veya arz çokluğundan dolayı % 30 düşsün. Ama bu buğdayı elde ederken kullandığmız gübre ve mazot yani maliyetleriniz % 35 artsın bu şartlarda bu günkü TEFE hesaplama tekniğine göre’eğer enflasyon buğday, mazot ve gübre dikkate alınarak hesaplanmış olsaydı sonuç % 2.5 çıkacaktı. + % 35 -% 30 = % 5 bölün ikiye; == enflasyon % 2.5 çıkacaktır.
(buğday Ve mazot + gübrenin ağırlıklı ortalamalarını eşit kabul ediyoruz).Halbuki köylü için enflasyon % 65’tir. Zira üreticinin satın alma gücü % 65 daralmıştır.
 “% 30 sattığı üründen, % 35’te üretimden bir önceki yıla göre zarar etmiştir. Zaten enflasyon hane halklarının gelirindeki daralmayı gösterir.
 Gerçekten ülkemiz şartlarında bir çözüm aranıyorsa; bu gün yapılanın aksine maliyetleri aşağıya çekecek bir maliye politikası ve tüketimi tetikleyecek bir para politikasının aynı anda devreye konması gerekir.
Burada maliyetleri aşağıya çekecek bir maliye politikasından kastımız şudur: Bu kadar yüksek
________________________
13 – Bkz. BlS Bank of lntematîonel Settlement, Trennial Survey 2004

 

SAYFA -195-

 


 Vergi alınmasının sebebi hazinenin bu kadar yük. sek oranda borçlanma ihtiyacıdır.
 Bu ihtiyacın sebebi de kendi parası yerine maliyetli yabancı para karşılığı emisyonunu genişletme isteğidir. Dolayısı ile doğru para politikaları uygulanmadan bu borçların, buna bağlı olarak bu kadar yüksek vergilerin de aşağıya düşürülmesi mümkün değildir. Öyleyse sağlam mali politika lar ıçin öncelikle doğru para politikalarının uygu lanması gerekir.
 Peki, gelir dağılımında bu boyutta bir dengesizlik neden meydana gelmektedir ?
 Bu gün dünya’da hakim olan anlayış, üretim ile para kazanma yerine para ile para kazanma anlayışıdır. FEX piyasalarında günde ortalama 1.9 trilyon Dolar işlem görmektedir. Bunun yaklaşık 1.5 trilyon Dolar’lık kısmı USD doları cinsindendir (13) .
Büyüklük sırasına göre İngiltere (637 milyar Dolar), ABD (350 milyar Dolar), Japonya (149 milyar Dolar), Singapur ( 139 milyar Dolar), Almanya’ ( 94 milyar Dolar), Hong Kong, Avusturya, Isviçre, Fransa, Kanada borsalannda bu işlemler olurken dünyama yıllık toplam üretimi (GDP) sadece 36 tn’lyon Dolar civarındadır (14).
 Faizin varlığı ve spekülatif para anlayışı paranın belli ellerde toplanmasını sağladı. Toplumun ciddi bir kısım geçim derdi yaşarken azınlık bir kesim de milyar Dolarlara sahip oldu.
______________________
14 – Bkz: World Bank, 2003

 

SAYFA -196-

 


‘Sonuçta paranın belli ellerde stoklanması toplumda istenilen talebin ortaya çıkmasına da engel oldu. Bu sebeple bugünkü kapitalist anlayışların deflasyonun ‘ sebeplerinden biri olan gelir dağılımındaki dengesizliği çözmesi mümkün değildir.Çünkü
uyguladıkları bütün politikaların temeli faize dayanmaktadır.
 Deflasyondan kurtulmak ıçin sadece bir tek düzenleme yeterli değildir. Aynı anda hem para politikası, hem maliye politikası, hem bunlara uygun dış ticaret modeli, hem de sosyal devlet anlayışını hayata geçirmek gerekir.
Bu konuda şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz: Deflasyon kapitalist anlayışın çocuğudur. Bu sistemin kendisi bu hastalığı üretmektedir. Ve bu hastalık kendisini ortaya çıkaran bir modelle çözülemez o yüzden ortaya koyduğumuz bu Milli Ekonomi Modeli’ni ülkeler hayatlarına geçirip kapitalist anlayışı terk etmeden bu hastalıktan kurtulamazlar. Biz bu görüşümüzü 90’lı yılların başından beri ifade ediyoruz.
 Bir dönem ABD’nin faizleri adeta sıfırlama gayreti, kapitalist anlayışın dışında yıllardır ifade ettiğimiz bu modeli kısmen hayatına geçirme gayreti idi. Ancak ABD faizleri sıfırladığında kendi toprakları dışında bulunan karşılıksız parasının kendisine geri geleceğinden korktuğu için bunu uzun süre devam ettiremedi. ABD için her iki yol da çıkmaz sokak ‘ görünüyor. Şu ana kadar kapitalist anlayışın göremediği ve göremeyeceği ve bu derece batmış bir ekonomiyi dahi kurtaracak bir yol mevcuttur. Ancak buradaki analizimizin dışında kalmaktadır.

 

SAYFA -197-

 


3 – FAİZ
Hemen şunu başta ifade etmek gerekirki faiz bir hastalıktır. Ekonomilerin dengesini bozan ve sermayenin belli ellerde tekelleşm’esine yol açmak sureti ile sosyal adaletin gerçekleşmesine mani olan iktisadi bir yaradır (15).
Ayrıca, günümüzde ortaya çıkan resesyon, stagflasyon, deflasyon, enflasyon, işsizlik gibi bir çok hastalığın ana kaynağı yine faizdir.
Her şeyde olduğu gibi ekonomilerde de hedef piyasanın denge konumunda” bulunmasını sağlamaktır. Birazdan ifade edeceğimiz üzere faiz, yapısı gereği bu dengeyi bozan veya sağlanmasına engel olan mekanizmadır.
 Üretim ye tüketim için herkesin cebinde olması gereken para, faiz ile birlikte piyasada halkın arasında serbestçe dolaşamamakta ve belli ellerde stoklanmaktadır.
___________________________
15 – Prof. Dr. Haydar Baş, Mektübât, s. 253-257; Prof. Dr. Haydar Baş, iman ve İnsan, s. 288-241 .

 

SAYFA -199-

 


Paranın esaret altında olduğu ekonomilerde para vazifesini ifa edemediğinden dolayı ekonomileri dengeye getirecek veya dengede tutacak üretim ve tüketim mekanizmaları işleyememektedir. Dolayısı ile yukarıda isimlerini verdiğimiz birçok ekonomik hastalık ortaya çıkmaktadır.
 Dünyada toplam üretim ve ticaret hacminin çok üstünde bir para, faiz geliri elde etmek üzere piyasalarda dolaşmaktadır. Başta kalkınmakta olan ülkeler olmak üzere dünya ülkelerinin birçoğu belli başlı birkaç sermaye grubu tarafından adeta haraca bağlanmış durumdadır. İlk başta yatırım ve üretim yapmak için bu sermaye gruplarından faizle para alan ülkeler, zaman içerisinde önce aldıkları parayı ödemek, sonra da aldıkları paranın faizini ödemek için tekrar para almak zorunda kalmıştır. Gelinen bu noktada ise ülkemizde de olduğu gibi tcplaııan vergiler halka hizmet etmek yerine bu global birkaç rant grubu ve onların yerli taşeronlarına aktarılmasına rağmen borçlar her geçen gün katlanarak artmaktadır.
 Faizle alınan bu paralar ülke ekonomilerinin tamamı ile belli başlı yabancıların kontrolüne geçmesine yol açmaktadır. Artık bu ülkeler için hem ekonomide, hem de siyasette bağımsızlıktan bahsetmek mümkün değildir.
 Faiz, dünya insanlığına üretenin, çalışanın, emek verenin değil, oturduğu yerde para ile para kazananın avantajlı olduğu bir model sunmuştur. O yüzden faiz, toplumları üretimden uzaklaştırmış böylece reel değil sanal ekonomik büyüklükler ortaya çıkımıştır.

 

SAYFA -200-

 


Faizin ekonomilerde yaptığı tahribatları birkaç ana başlık altında toplayabiliriz. Bunlar sırası ile; parayı stoklaması, maliyetleri arttırması, talebi daralması, işçi ücretlerini aşağıya çekmesi ve nihayet verimliliği düşürmesidir. Teker teker bu tahribatları ele almaya faizin maliyetleri arttırmasından başlayabiliriz.
Üretici veya pazarlamacı ister yatırım için ister üretim veya pazarlama için elde ettiği paranın maliyetini ürettiği ürüne veya hizmete yansıtmak zorundadır.Bu da maliyet enflasyonuna sebep olacaktır.Yani faiz oranları arttıkça fıyatlar genel düzeyi de maliyetlerden dolayı artacaktır.
Kapitalist anlayışa göre ise tam tersi olmalı idi, artan faiz oranlanın tüketimi dolayısı ile fiyatlar genel seviyesini aşağıya çekmesi gerekirdi.
 Ancak yapılan ampirik araştırmalar bunun böyle olmadığını bir çok ülkede faiz oranları arttıkça fiyatlar genel seviyesinin de arttığını göstermiştir. Gibson paradoksu (16). olarak ifade edilen bu durumu izah ederken Fisher ve Wicksell enflasyon beklentilerinin veya konjonktürel fiyat artışlarının faizleri yukarı çektiğini iddia etmektedir.
 Oysa fiyatlar genel düzeyi ile faiz oranlarının aynı anda artmasının sebebi yukarıda da ifade ettiğimiz üzere son derece basittir. Paranın maliyetli hale getirilmesi, üretilen mamüllerin maliyetlerini dolayısı ile fiyatları yukarı çekmektedir.
 Dikkat edilirse enflasyon faiz oranlarını değil tam aksine faiz oranları (maliyetli para) üretim maliyetlerini yani enflasyonu yukarıya çekmektedir.
___________________________
16 – Vlsser H.. The Ouantîty of Money, s.143,146, 1974

 

SAYFA -201-

 



Faizin diğer ve en önemli tahribatı ise paranın stok edilip belli ellerde toplanmasına sebep olmasıdır. Piyasada bulunan para faizle birlikte belli ellerde belli başlı global sermaye odaklarında toplanmaktadır. Bunun sonucu olarak piyasada herkesin ulaşabileceği bir şekilde bulunduğunda ekonomilerin ihtiyaç duyduğu tüketimi ve üretimi sağlayacak olan para, piyasadan çekilip stoklanmaya başladıkça bu vazifesini ifa edememektedir. Sonuç olarak talep daralması olarak baş gösteren kriz resesyon ve nihayet deflasyon olarak devam etmektedir.

 

SAYFA -202-

 


Bu şuna benzer; her yıl dünyamıza yağan yağamur aynıdır.Ama eğer bu yağmur dünyanın her yerine orantılı bir şekilde değil de, birçok yerine
hiç yağmazken bazı yerlerine aşırı yağarsa dünyanın birçok yeri çöl olur, az bir yeri de sel altında kalır; aynen bu şekilde ekonomide dolaşımda olması herkesin rahatlıkla ulaşabileceği bir şekilde piyasada bulunması gereken para bu konumunu kaybedip esaret altına alındığında ekonomi çöl haline gelecektir.
 Herhangi bir şeyin stoklanmasında olduğu gibi paranın stoklanması da onun nominal değerini hak etmediği bir şekilde yükseltmektedir. Bu ‘yükselişin iki büyük zararı vardır. Birincisi para piyasada istenilen oranda bulunmadığı için parayı elinde tutanlar ihtiyaç duyanlardan sadece faiz elde etmekle kalmıyor. Birçok siyasi ve politik isteklerini de elde ediyorlar. Bugün borç batağına batmış ülkelerin IMF ve global sermaye sahiplerinin her dediğine evet demek zorunda kaldığı bilinen bir gerçektir.
 Bir örnek ile olayı açarsak, mesela çölde yolculuk yapan bir grup insan düşünelim. Grupta sadece bir tek kişide su bulunsun diğerleri ise son derece güçlü kuvvetli, gayretli vs olsun. Sonuçta bu yolculukta herkes elinde suyu bulundurana muhtaç olacaktır. Eğer aralarında bir yarış olsa idi diğerleri ne kadar gayretli ve çalışkan olursa’olsun yarışı her zaman elinde suyu tutan kazanacaktır.

 

SAYFA -203-

 

 

 


Aynen örnekte de olduğu gibi paranın stoklanması onu hem asli görevinden uzaklaştırıyor, hem de reel ekonominin üzerinde baskın unsur haline getiriyor. Reel ekonomi tamamı ile sıcak paraya endeksleniyor, tabii ki nakiti elinde bulunduran irade bütün ekonominin kontrolünü ele geçirmiş oluyor.
 Bugün dünya ekonomisi üzerinde söz sahibi olanlar üretim tesisleri olanlar değil kasasmda nakit parası bulunan global tefecilerdir. Burada kendi parasını dünyada konvertibl yapan ülke ise bütün diğer ülkeler, üzerinde söz sahibidir.
 Paranın stoklanmasının bir diğer zararı ise sahip olacağı nominal değerinin üzerindeki izafi değerden kaynaklanmaktadır. Para ile para kazanan bir kimse örneğin 1000 TL karşılığı yılda 250 TL kazandığında elindeki para miktarı 1250 TL’ ye çıkaracaktır. Paranın emeğin ve buna bağlı üretimin karşılığı olduğu düşünüldüğünde para ile para kazanılırken piyasada toplam üretim artmamakta ama parayı elinde tutanların sahip olduğu miktar artmaktadır..
 Örneğin piyasadaki toplam mal miktarının 100 kalem olduğunu düşünelim başta 1000 YTL’ ye sahip olan sermaye sahibi bu 100 birim maldan 10 tanesine sahip iken sonuçta parası arttığı için sahip olabileceği mal miktarı artacak ancak diğer taraftan toplumun diğer
kesiminin var olan üretimden elde edeceği pay ise azalacaktır.

 

SAYFA -204-

 

 

 


Eğer bu parayı satan kişi bunu devlete satmışsa devlet bunu ödemek için tcplumun diğer kesiminden topladığı vergileri faize aktararak hem gelir transferine sebep olacak, hem de topluma sunması gerektiği hizmeti sunamayacaktır. Bugün ülkemizdeki bütçe yapılarına bakıldığında faiz dışı fazla adı ile toplanan vergilerin rantiyeye aktarıldığı buna mukabil her geçen gün yatırım, sosyal ve cari harcamaların kısıldığı görülecektir.
 Eğer parayı satan kişi bunu ikinci bir şahsa satmışsa bu şahsın gelirini faiz oranı kadar kendisine transfer edecektir. Kapitalist anlayış parayı bir mal gibi görmektedir. Nasıl ki evsahibi evini kiraya verdiğinde kiracısından kira almaktadır, para sahibi de parasını kiraya verdiğinde karşı taraftan belli bir kira almalıdır denmektedir. Evin kiracıya sunduğu hizmet onun işlevinden kaynaklanmakta dolayısı ile kira olarak ödenen para bu hizmete karşılık olmaktadır. Faiz olarak verilen para ise paranın zatına ait olmayıp piyasada bulunmamasından dolayı üzerine yüklenen izafı değerden kaynaklanmaktadır. Eğer para herkesin ulaşabileceği şekilde piyasada olsa idi hiç kimse paraya faiz vermek zorunda kalmayacaktı.
 ‘Özetle paranın stoklanması toplumun diğer kesiminden parayı elinde tutanlara gelir akışına sebep olurken, sermaye sahipleri hem ellerindeki paranın miktarının artmasından, hem de toplumun
diğer kesiminin sahip olduğu para miktarının azalmasından dolayı oransal olarak var olan gelirden daha fazla pay almaya başlayacaklardır.

 

SAYFA -205-

 

 

 


Bugün ekonomilerin en ciddi hastalıklarından biri Olan gelir dağılımındaki dengesizliğin sebeplerinden biri de budur.
 Nisan 2005 yılı sonu itibariyle Türkiye Hazinesinin İç borcu 236. 185 Katrilyon TL idi. Oysa fazla değil 2003 yılı başında borcu sadece 149. 870 Katrilyon’ TL’ idi. Hazinenin özel kesime olan borçları ise 2003 yılı başında sadece 70. 763 Katıilyon TL iken Nisan 2005’te bu borç 154.501 Katrilyon TL’ye çıkmıştır. 30 ay içerisinde %120 artmıştır (17). ‘
 Acaba Hazinenin borçlu olduğu bu kesim, bu miktarda bir parayı üretim veya ticaretle mi elde etmiştir. Elbette hayır.
 Hükümet DIBS senetleri çıkararak para basmakta ancak bu para üretime değil sadece rantiyenin eline gitmektedir. Basılan bu paranın karşılığı üretim olarak ortaya çıkmadığı için piyasada bulunan para karşılıksız bir paradır. Hükümet de talep enflasyonundan çekindiği ve zaten bu borcu ödeyecek gücü olmadığı için’ sürekli olarak faizle bu parayı yeniden piyasadan çekmekte ve yarayı büyütmektedir.
 Sonuçta hem vatandaşın gelirleri vergiler kanalı ile bu kesime aktarılmakta böylelikle gelir dağılımında büyük bir uçurum oluşturulmakta, hem de devlet her geçen gün daha da büyük bir borç batağının içerisine çekilmektedir.
 Faizin yaptığı tahribatlardan biri de. talep daralmasına sebep olmasıdır. Bunun sonucu ortaya çıkan hastalık deilasyondur. Faizin talep daralmasına neden olması birkaç şekilde olur.
________________________
17 – Hazine Müşteşarlığı, İç Borç Stokunun Alıcılara Göre Dağılımı,

 

SAYFA -206-

 

 

 


Yukarıda anlattığımız gibi gelir dağılımında meydana gelen bozukluk zaman içerisinde toplumun ciddi bir kısmının tüketme kabiliyetini yitirmesine neden olur.
 Faiz ödemeleri için vergileri arttırmak zorunda kalan hükümet vatandaşın cebinde bulunan parayı
piyasadan çekerek hane halklarının tüketim harcamalarını kısar.
 Öte yandan faiz ödemelerinden dolayı kamu harcamaları da kısıldığından piyasada ciddi bir talep eksikliği yaşanır. Ayrıca faiz ile birlikte cebinde parası olan da parasını bankaya yatırdığı il çin piyasada dolaşan para miktarı iyice azalır. Sonuç deflasyondur. Bir taraftan maliyet enflasyonu diğer taraftan deflasyon aynı anda olduğunda stagflasyon ortaya çıkacaktır.
 Üretim ile para kazanma mantığının temeli “kazan kazan”dır. Çünkü siz üretim veya ticaretle para kazanırken birçok insan için iş imkanı oluşturmakta, sadece kendinizi değil diğer bireyleri de gözetip kollamaktasınız. Ama para ile para kazanıyorsanız bu “kazan kaybet” üzerine kuruludur. Çünkü bir taraf kazanırken diğer taraf zarar etmektedir.
 Para ile para kazanma anlayışı yeni iş sahaları açmadığı için talebi arttırmamakta, diğer taraftan da var olan gelirin rantiyeye aktarılması sonucu piyasadaki talebi kısmaktadır.
 Örneğin siz %20 ile paranızı bankaya sattınız. Banka da bunu üreticiye kredi olarak %30 ile sattı,
üretici de bunu mamule fiyat artışı olarak yansıttı.

 

SAYFA -207-

 

 

 


Sizin satın alma gücünüz ve buna bağlı talebinin artmş gibi gözükse de sonuçta sizin cebinizdeki para- nın reel değeri düşecek ve piyasa talebi buna paralel olarak azalacaktır.
 Faizin yaptığı tahribatlardan biri de işçi ücretleri üzerinde olmaktadır. Faizle para alan üretici bunu mamule yansıtmak zorundadır.
 Ancak diğer taraftan faizle piyasadan çekilen para gelir dağılımını bozduğu ve piyasada olmayan para tüketimi kıstığı için ortaya çıkan talep daralmasından dolayı üretici bir karar vermek zorunda kalır.
 Eğer bu artışı tam olarak mamule yansıtsa zaten talep olmadığı için hiç mal satamayacak ve batacaktır. Eğer hiç yansıtmasa ürettiğinin belki de altında satmak zorunda kalacak yine batacaktır. Veya faiz oranlarını fiyata yansıtacak ancak diğer üretim maliyetlerinden ve kısmen kârından kesintiye giderek fiyatların faiz oranlarından daha az artmasını sağlayacaktır.Diğer üretim maliyetlerinden en kolay aşağıya düşürülecek olan da işçi ücretleridir. Çünkü yeterli işgücü talebi olmadığı için işçi ücretlerini belirlemede taraflar arasında işveren daha ağırlıklı söz sahibidir. Karl Marks kendi görüşlerini açıklarken “artık değer” kavramını ortaya atarak işverenin elde ettiği kârın işçinin emeğinden çalınan artık bir değer olduğunu ifade etmiştir(18). Halbuki kâr işverenin hem emeğinin hem de koyduğu sermayesinin karşılığıdır. Asıl burada artık değer olan faizdir. Faizi zararsız olarak gören Marks işverenin kârını işçinin emeğinin artık değeri gümüştür.
_______________________
18 – K. Marx, Kapital, c.III, kısım 1. s. 56

 

SAYFA -208-

 

 

 


Ancak artık değer karşılığı olan faizin ta kendisidir. Çünkü faiz ister istemez işçinin alnterinde kesintiye sebebiyet verecek böylece hem işçinin alınterinin bir kısmı hem de işverenin kârının bir diğer kısmı parayı satan iradeye aktarılmış olacaktır.
 İlk bakışta birbirlerinden farklı iki kutupmuş gibi gözüken kapitalist ve sosyalist anlayışların her ikisi de faizi sistemlerinin merkezine oturtmaktadır. Sosyal adalet madem gelir dağılımındaki dengeyi elde etmekten geçer, bunu bozan faiz mekanizmasını da devredışı bırakmak herhalde bu yolda atılacak en ciddi adımdır. Kapitalist anlayışın ana hatları ile iki ayağı söz konusudur. Birincisi klasik anlayış veya çağdaş versiyonu ile monetarist yaklaşım. Diğeri de likidite tercihi görüşünün sahibi Keynes modelidir. Klasik anlayışı temellendirirken Adam Simith ekonominin kendi kendine dengede olacağına inanıyor, her arzın kendisine denk bir talep oluşturacağını düşünüyordu (19). Biz bunun yanlışlığını değişik vesilelerle izah ettik.
 Adam Smith’in kafasındaki bu hayali dengeyi sağlayabilmesi için, elde edilen gelirin tamamının tüketime aktarılması gerekmekte idi. İşte klasik anlayışta yapılan tasarrufların yatırım harcamalarına dönüşmesini sağlayan mekanizmanın adı faizdir.
 Yani klasik anlayışa göre tasarruf ile yatırım arasındaki bağ ancak faiz ile kurulabilmektedir.
______________________
19 – Bkz. İktisat’ın Dama Taşları, ll, 2002, iÜ İktisat Fak. Mez. Cem; Doç. Dr. Burak Atamtürk, Klasikler ve Adam Smith

 

SAYFA -209-

 

 

 


Çağdaş ifadesi ile ödünç verilebilir fonlar teorisine gore yatırım için ihtiyaç duyulan sermaye tasarruflarla Oluşturulmuş fonlar aracılığı ile tabii ki belli bir faiz oranı karşılığında sağlanmaktadır.
 Klasik anlayış, sistemini işletebilmek için, kendi mantığına göre faizi, yatırım ile tasarruf arasına oturtmuştur. Elbette sonuç tam bir hüsrandır.
 Kapitalist anlayışın diğer yaklaşımı; Keynes’e ait olan, para arzı ile para talebi arasındaki dengeyi faiz ile sağlayan likidite tercihi anlayışıdır (20). Başka bir
ifade ile ihtiyaç duyulan yani talep edilen paranın karşılanması için belli bir faiz oranına ihtiyaç vardır.
Dikkat edilirse her iki yaklaşımın da temelinde aynı mantık vardır. İhtiyaç duyulan paranın karşılanması ancak belli bir faiz oranı ile mümkün olmaktadır. Yani piyasanın ihtiyaç duyduğu paranın ister buna siz ya-
tırım deyin ister para talebi deyin karşılanması ancak maliyetli para ile olmaktadır.
 Bu anlayışın neticesi olarak Merkez Bankası’nın piyasanın ihtiyaç duyduğu parayı piyasaya sürmesine şiddetle karşı çıkan kapitalist anlayış aynı ihtiyacın özel’ bankalar üzerinden faizli para ile karşılanmasını desteklemektedir.
 Merkez Bankası’nın piyasanın ihtiyaç duyduğu parayı karşılamasına enflasyon olur düşüncesiyle karşı çıkanlar aynı miktarda paranın özel bankalar tarafından kaydi para üretilerek faizli olarak karşılanmasına destek olmaktadır.
_______________________
20 – Prof. Dr. M.Merih Paya, Para Teorisi ve Para Politikası, s. 123, 2.b. İstanbul, Filiz Kitabevi,1999.

 

SAYFA -210-

 

 

 


Diyelim ki siz devlet olarak bir yere okul yapacaksınız bunu kendi emisyonunuzla karşılamak yerine yurt dışından veya içeriden faizle para alarak ”bu okulu yaptırıyorsunuz.
 Kapitalist anlayışın ekonomi teorisi adı altında söylediği faizli paranın enflasyona yol açmayacağıdır. Ancak aynı miktarda faizsiz paranın Merkez Bankası kanalı ile karşılanması durumunda ise enflasyon meydana gelir. Adeta maliyetli parayı gören enflasyon sesini çıkarmıyor ama ne hikmetse yerli ve maliyetsiz parayı gören enflasyon birden ayağa kalkıyor.
 Bu mantıkla özellikle kalkınmaya karar vermiş ülkeler kalkınmaları için ihtiyaç duydukları fınansmanları kendi emisyonları üzerinden sıfır maliyet ile karşılama yerine faizle bu sermayeyi elde etme yoluna gitmiştir. Netice olarak kalkınmaya çalışırken kendilerini kısa bir zaman sonra büyük bir borç batağının içinde bulmuşlardır.
 Bir diğer konu da verimlik meselesidir. Paranın bloke edilmesi sadece paranın belli ellerde bulunmasına sebep olduğu için isteyen herkes kendi kabiliyetini ortaya koyacak sermayeye sahip olamamaktadır.
 Üretim bu paraya maliyetini ödeyerek ulaşanlar tarafından yapılabilmektedir. Yani siz faizini ödemeye razı olsanız bile eğer belli bir teminat gösteremezseniz mesela 1 trilyon lira para alamazsınız.

 

SAYFA -211-

 

 

 


 Bu durumda siz çok çalışkan ve çok başarılı bir sanayici ve tüccar olabilecekken günümüz şartlarında iş bulmakta bile zorlanacaksınız. Bu şuna benzer babadan oğula geçen krallık sistemi mi daha verimli bir sistemdir, yoksa demokratik sistem mi ?

 

 Birinci şıkta, ne kadar kabiliyetli olursanız olun, eğer siz kralın oğlu değilseniz başa geçemezsiniz; aynen bu şekilde günümüz şartlarında siz belki dünyanın en başarılı iş adamı olacakken bu sermayeden mahrum kaldığınız için kendinize iş bile bulamayacaksınız.
 Dolayısı ile faiz ile bloke edilen sadece piyasada dolaşan para değil aynı zamanda milletin kabiliyetidir. Parayı özgürlüğüne kavuşturmak gizli olan bu kabiliyetleri açığa çıkaracağı için ekonomilerde verimliliği arttıracaktır.
 Esasında faiz, sadece faiz verene değil aynı zamanda faiz alana da zarar vermektedir. Çünkü zaman içerisinde piyasa dengelerini bozan faiz piyasa aktörlerinin tamamını etkileyecek bir çarpık yapılanmayı da beraberinde getirmektedir. ‘
 Bugün dünyayı haraca bağlayan global sermaye adeta kendi bindiği dalı kesmiş, dünya halklarının fakirleşmesi diğer mutlu azınlık için de bir felaket olmuştur. Bu çarpık yapılanmanın sonucu artık dünya ekonomileri hem ürettikleri mala pazar bulmakta zorlanıyor, hem de toplam üretimin kat kat fazlası para yeryüzünde bulunuyor.

 

 

 

 

SAYFA -212-

 

 

 Milli Ekonomi Modeli’miz faizi tamamı ile sistemin dışında tutmaktadır. Böylelikle para Özgür. lüğüne kavuşturulacak, hem gelir dağılımında denge sağlanacak, hem de üretimin önündeki engeller kaldırılacaktır. Paranın piyasaya sunuluşu tamamı ile maliyetsiz bir şekilde sağlanacağı için-ne

 

enflasyona zemin hazırlanacak, ne de para faizle piyasanın dışına çekildiği için talep daralması ve onun sonucunda deflasyon ile karşılaşılacaktır.

 

SAYFA -213-

 

4 – GELİR DAĞILIMINDA

 

DENGESIZLIK
 Ekonomi politikalarının en önemli hedeflerinden birisi de gelir dağılımını adil bir şekilde yaparak, fertlerin gelirleri arasındaki farkı mümkün olan enaz seviyeye indirmektir.
 Gelir dağılımının düzeltilmesi sosyal adaleti sağlayacağı gibi, ülke ekonomileri için sürekli büyümenin de temelini oluşturmaktadır. Ekonomilerde pazarın büyümesi, yani tüketimin artması toplumdaki fertlerin gelirlerini dengeli bir şekilde artırmaktan geçmektedir. Bu manada en temel ihtiyaçlarını bile alamayan dar gelirli insanların“ desteklenmesi, sadece gelir dağılımındaki dengesizliği gidermemekte, tüketim artışına sebep olduğu için sürekli büyümeye de imkan tanımaktadır.
 Hiçbir dönemde bütün insanların gelirleri birbirine eşit olmamıştır, zaten ideal olan da bu değildir. Gelir düzeyi yüksek olan bireylerin yanında daha düşük gelire sahip bireylerin toplumdaki varlığı yaşanan bir gerçektir.
SAYFA -215-

 

Önemli olan bireylerin gelirleri arasında toplumsal dokuyu zedeleyecek bir uçurumun oluşmamasıdır. Ancak mevcut ekonomi modellerinin yanlış uygulamaları açlık sınırının altında yaşamaya çalışan bireylerle şatafatlı bir tüketim çılgınlığı içinde olan bireylerin iç içe olduğu çarpık bir toplum modeli meydana getirmiştir. Yanlış olan budur.

 

 Toplumun geniş bir kesiminin gıda, giyim, konut, sağlık, ulaşım, eğitim gibi ”temel ihtiyaçlarının gelir dağılımındaki bozukluk sebebiyle karşılanmaması, gelirin büyük bir kısmının mutlu bir azınlık tarafından türlü şekillerle elde edilmesi, ekonomik bir sorun teşkil etmesinin yanında sosyal tahribatlara yol açmaktadır
 Örneğin Türkiye’de 2003 yılı itibari ile nüfusun en yoksul ? %10 kesimi gelirine“ % 1.9’unu alırken; en zengin % lO’un aldığı pay,%34. 6’ya kadar çıkmaktadır(21). Bu tabloya göre en zengin ve en fakir %10’luk dilimlerin gelirden aldığı paylar arasında 18 kat fark vardır. Günlük geliri 4.3 ABD Dolarından az olanların oranı ise 2002 yılı itibari ile % 30.3’tür(22). Sıfıra doğru inildikçe gelir dağılımın
daki adaleti 100’e yaklaştıkça da adaletsizliği göstere “Gini Katsayısı”, 2003 yılı için 42 olarak hesaplanmıştır(23 ). Dünyanın diğer ülkelerinde de durum pek farklı değildir.
_______________________
21-Bkz. The World Bank, World Development indicators
22- DlE Turkey, [statistical Year Book 2004
23-Bkz. The World Bank, World Development indicators

 

SAYFA -216-

 

Küreselleşme adı altında gelişmiş ülkeler çeşitli para oyunları ve çıkarttırdıklan kanunlarla birlikte, azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını ve gelirlerini sömürerek kendilerine aktarmışlardır.

 

 Kapitalist politikalar sonucu 1998 yılı itibari ile 973.7 milyon kişi günde 2 ABD Dolarının altında gelir elde ederken; 352.9 milyon kişi ise günde 1 ABD dolarının altında gelir elde etmektedir(24). Aynı yıl itibari ile dünya nüfusunun 5.240 milyar olduğu dikkate alındığında felaketin boyutları daha iyi anlaşılacaktır.
 Çoğunlukla Afrika’da, Doğu ve Güney Asya’da ve Güney Amerika’da açlık sınırında yaşayan insanlar, kaynakları olmadığı için değil, küresel güçler tarafından sömürüldügü için bu durumu yaşamaktadır.
 Gelişmiş kabul edilen ülkelerde bile gelir adaletsizliğine işaret eden Gini katsayısı son derece yüksektir. ABD’nin 2000 yılı Gini katsayısı 40.8,
İngiltere’nin 1999 yılı Gini katsayısı 36, Almanya’nın 2000 yılı Gini katsayısı 28.3’tür(25).
 Yine 1993 yılı itibariyle dünyadaki en zengin % 1’lik kesim, toplam: gelirden % 9.5 pay alırken; en fakir % 10’luk nüfus sadece % 0,8 gelirden pay almaktadır. Bu da 100 kattan daha fazladır(26).
24 – The World Distribution of income Xavier Sala-i Martin Department ot Economics, Colombia University Working, Paper no 8933, May 2002.
25 – The World Bank, 2004
(Census and Statistics Department)
________________________
26 – The Economie Joumai. 112 51 -92, January 2002, Royal Economie Society, True World income Distribution 1988 and 1993,
Branko Milanovic
SAYFA -217-

 

 

Bu sebeple kapitalist modellerin çözemediği problemlerden biri de gelir dağılımında dengesizliktir. Zira bu problem kapitalizmin doğasından kaynaklanmaktadır. Gelir dağılımında bozukluğa sebep olan etkenler incelendiğinde bu daha iyi anlaşılacaktır.
A – GELİR DA ĞILIMINI BOZAN FAKTÖRLER
 Gelir dağılımda bozukluk liberal görüşün “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” ilkesinin kapitalizm adı altında ekonomik bir sistem olarak kendisine hayat imkanı bulmasıyla başlamıştır. Kapitalistler devlete ve paraya getirdikleri tarifler ve yükledikleri görevlerle beraber gelir. dağılımının bozulmasına neden olnıuşlardır.
 Liberal anlayışa göre devlet; güvenlik, asayiş, altyapı yatırımlar gibi işlerle uğraşmalı, ekonomiye ve ticarete kesinlikle müdahale etmemelidir(27). Devlete bu rol biçilince kamu harcamalarının hacmi artmış, harcamaların finansmanı için hükümetler, yüksek faizlerle iç ve dış borç alma yoluna gitmişlerdir. Zaman içerisinde alınan borçların faizlerini bile ödemeyen devletler halktan yüksek vergiler alarak bu gelirleri borç aldığı sermaye gruplarına aktarmasına rağmen girdiği bu borç batağından kurtulamamıştır. Faizle satın alınan paralar vergilerle karşılanmaya başlayınca toplumun büyük bir kesimine ait gelirler, azdan da az bir gruba aktarılmaya başlamıştır.
______________________
27 – Bkz. A Smith, Milletlerin Zengınlıgı Çev Haldun Derin M. E. B. Yayınları 1955

SAYFA – 218

 

 

 Global sermaye grupları bu mantıkla ülkeleri adeta haraca bağlayarak, ülkelerin kaynak ve gelirlerini faizle birlikte kendilerine aktarmaktadır.

 Diğer taraftan Merkez Bankaları, bağımsızlıkları savunularak, devletlerin kontrolünden çıkartılmış global sermayenin çıkarlarına hizmet eden bir kurum haline getirilmiştir. Gelişmekte olan devletler senyoraj gelirinden vazgeçerken, başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkeler kendi paraları ile bu emisyon açığını kapatarak, gelişmekte olan ülkelerin emeğini ve üretimini kendilerine
aktarmaktadırlar. Senyoraj hakkını kullanan kendi parasının kullanım alanını dünyada geni işleten ülkelerin başında ABD gelmektedir.
 Gelir dağılımındaki dengesizliğin en önemli sebeplerinden birisi de paranın belli ellerde tekelleşmesidir. Paranın faiz kanalıyla stoklanması, piyasada herkesin ihtiyaç duyduğu anda üretim veya tüketim faaliyetlerini yapmak için paraya ulaşamaması, paranın belli ellerde toplanmasına sebep olur ki gelir dağılımının bozulınasının en önemli sebebi de budur. Üretim ile para kazanmak yerine para ile para kazanmanın teşvik edildiği kapitalist modeller faizi sistemlerinin merkezine oturttuğu için gelirde dengesizlik ortaya çıkmaktadır.
 Özelleştirme adı altında devletin en kârlı ve stratejik kurumlarının piyasa değerinin çok altında satılması ile devletin yerini çok uluslu şirketlerin almasına yol açmıştır.
 Global güçler satın aldıkları bu kurumlar vasıtasıyla ülkenin zenginliklerini yurtdışına aktarmaktadırlar. Oysa yeraltı ve yerüstü kaynakların devlet-millet işbirliği ile işletilmesi’ bu kaynaklardan toplumun her kesiminin istifade “etmesine imkan tanıyacaktır.

SAYFA – 219

 

B – MİLLİ EKONOMİ MODELİ ’NDE GELIR DAĞILIMI
 Milli Ekonomi Modeli ’nin paraya ve devlete getirdiği tarif ve yüklediği görevler, mevcut ekonomi modellerinin gelir dağılımının bozulmasına sebep Olan bakış açılarının dışında yepyeni bir mahiyet arz etmektedir.
 Devletin asli görevlerinden biri de senyoraj hakkını kullanarak, ülke içinde yeterli miktarda yerli paranın bulunmasına ve piyasalara hâkim olmasına, imkan sağlamasıdır. Böylece milletin emeği sayesinde elde edilen gelir, sosyal devlet projesi ile yine millete hizmet olarak aktarılacağı için elde edilen gelirin hem ülke topraklarında kalması, hem de herkesin istifade edebileceği şekilde adilane bölüşülmesine imkan tanıyacaktır. Bu sebeple Merkez Bankası’nın, IMF’nin değil, milleti temsil eden siyasi güç tarafından yönetilmesi şarttır.
 Yine devlet, piyasaları düzenleyen hakem rolünü üstlenerek, piyasaların belli başlı küresel güçlerin denetimine geçmesini önlemelidir.
 Serbest piyasa adı altında piyasaların dolayısı ile elde edilen gelirlerin belli global güçlerin kontrolüne geçmesine müsaade etmeyen devletler, hem kaynakları, hem de parayı serbest hale getirerek bireylere fırsat eşitliği tanıdığı gibi elde edilecek gelirlerin adil paylaşımını sağlayacaktır.
 İsteyen herkese proje mukabili faizsiz kredilerin verilmesi paranın tekelleşmesini önleyeceği gibi, milli gelirin de adil bir şekilde dağıtılması- na sebep olacaktır.

SAYFA – 220 –

 

 

Para ulaşılamaz bir nesne olmaktan çıkarılıp herkesin istifadesine sunulursa kaynak dağılımı geniş bir tabana yayılacaktır. Üretimle oluşturulacak gelir de geniş halk kitleleri arasında adil bir şekilde bölüşülecektir.
 Milli Ekonomi Modeli’nde devlet, vatandaşlarının gıda, barınma, eğitim, sağlık, güvenlik gibi temel ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüdür. Bu haklar doğumla kazanılır. Bir insanın üretim kabiliyeti olsun veya olmasın her yaşta tüketim hakkına sahiptir. Bu insan olarak dünyaya gelmesinin sonucudur.
 Bu amaçla devlet, emisyon hacmini artırmak suretiyle, proje karşılığında üretimi teşvik ettiği gibi, sosyal devlet ohnasının gereği olarak tüketici kesimini destekleyerek gelirin adil bir şekilde dağılımını sağlar.
 Ev hanımlarını emekli etmek, yeni doğan her çocuğa, işsizlere ve kimsesiz yaşlılara maaş vermek, öğrencilere karşılıksız burs vermek gibi insanlara doğrudan gelir desteği sağlanması, tüketim kabiliyeti olmayan kesimlere ihtiyaçlarını karşılama fırsatı verecektir. Ayrıca eksik kalan talebi tamamlayacak ve gelir dağılımında dengeyi sağlayacaktır.
 Sosyal devlet anlayışı, alt gelir grubuna ait insanları, üst gelir grubuna ait insanların hayat standardına yaklaştırarak aradaki açığı kapatmaktadır. Böylece fertler arasındaki servet ve gelir uçurumları kapatılacağı gibi insanların birliği ve beraberliği de gerçek anlamda sağlanacaktır. Toplumdaki gelir farklılığı insanların meslekleri ve kabiliyetleriyle ilgili bir detaya dönüşecektir.

SAYFA – 221

 

 

Milli Ekonomi Modeli’nde gelir düzeyinde uçurumlar yerine toplumun en üst gelir grubu ile en alt gelir grubu arasında belli bir denge olacak, asla açlık sınırının altında yaşayan insanlarla, aynı anda tüketim çılgınlığı bir anda olmayacaktır. İnsan onuruna yakışmayan tablolar sona erecek, çöplüklerde gıda arayan insan manzaraları tarih olacaktır.
 Milli Ekonomi Modeli’nin vergi politikası ise gelir dağılımını düzelten pratik uygulamalarıyla alt gelir grubunda bulunan insanları koruyan bir yapıya sahiptir. Özellikle tüketim üzerinden tahsil edilen dolaylı vergiler, dar gelirli insanların gelirini . daha da. düşürerek üst gelir grubuna mensup fertlerle aradaki gelir farkını daha da açmaktadır.
 Yıllık geliri 100.000 TL’nin altında olan kesimden vergiyi kaldıran vergi politikası, sosyal devlet anlayışı ile birlikte uygulandığında dar gelirli kesim her iki açıdan da desteklenecektir. Böylece hem dar gelirli kesimin gelir düzeyi yükseltilerek istenilen seviyeye çıkarılacak, hem de bu kesimin istenilen düzeylerde tüketmesi, üretici için ihtiyaç duyulan pazarın da oluşmasını sağlayacaktır.

SAYFA – 222

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla