“Makalat”BİRİNCİ BÖLÜM

BİRİNCİ BÖLÜM  ▪ 19 ▪

  BESMELE İLE BAŞLAMAK

    Her iş ve her hususta, başlarken Allah’a sığınmak mü’minin güzel vazifelen’ndendir. Bu durum “Füyuzât-ı İlâhiye’yi kesbe de vesiledir. Allah’ın tecelli ve füyuzâtına mani olan herşeyden Allah’a sığınmak da “İstiaze’dir.

    İş ve söze Besmele ile başlamak, “Marifetullah’a da vesiledir.

   Şeytan, fitne ve fesadını icra ederek mü’minin kalbini istilâya çalışır. Bu, onun tabiî ve aslî vazifesidir. Bu sebeple istiâzeyi ihmal etmek en büyük gaflettir.

    Şeytanın giremeyeceği kalp, “ârif-i billah’ olan marifet ehli, Hak dostu mü’minin kalbidir. Onun korktuğu ve ürktü ğü kişi “Arif ’ kişidir. Çünkü onda zuhur eden “Hakikat-ı Muhammedî’dir.

    Kul, Rabb’ına bu şekilde sığınınca, yani (“Euzu”yu okuyunca), Cenab-ı Hak da, “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile başlarım”, dememizi istiyor; “Besmele ’ okumamızı…

    İyi bil ki, Besmele olmayan iş başsız olur; hatîfe alıp, ne olacak deme.

BİRİNCİ BÖLÜM  ▪ 20 ▪

   İnsanın, kendisinin büyük bir kâinat olduğunu’ve kendisinde mevcut olan varidatı düşünüp “Ben kimim, nereden geldim, nereye gideceğim? Bu âleme gelmem benim irademle olmamış…”, diyerek hakikatlere nüfuz etmesi, onun başta gelen vazifelerindendir. Bu hal ise 6Besmele’ ile mümkündür.

   İslâm’ın, ☆ Besmele ’ ile işe başlanmasını emretmesinin büyük hikmetleri vardır. Düşün ve anla! Süleyman Çelebi, “Allah âdın zikredelim Evvelâ vacip oldur cümle işte her kula”, demek suretiyle Allah’ın adının her an zikredilmesinin gerekliliğini ifade eder.

   Besmele’deki nükte; tabiatta ne varsa bütün bunların Cenab-ı Vacibü’l-Vücud’u hatırlatmasını ima ve işaret etmektir. Şöyle ki: Besmele’siz Kur’ân âyetleri okunmadığına göre ve bu âyetler de bu muazzam kâinatı anlatan deliller olduğuna göre ve de kâinat, Kur’ân’ın bir nüshası olduğuna göre; o halde, her varlık bir âyet ve bir delil makamındadır. Yani Allah’ı hatırlatan, okutan ve ispatlayan bir delildir.

   İyi bil ki, Besmele’yi ihlâsla ve samimiyetle okuyan bir nefis; sonunda kâinatı, eşyayı, eşyadaki incelikleri ve onda tecelli eden Hakk’ı tanıyacaktır.

   “Her varlık Allah’ın âyetidir”; “Her âyet de Besmele ile okunur”, dedik. Şimdi şu misâle bak ve düşün:

   “Hem ölü arz (Kudretimize ve ölüleri dirilttiğimize delalet eden) bir alâmettir. Onlara biz, (yağmur sebebiyle) hayat verdik. Ondan daneler çıkardık da ondan yiyip duruyorlar” l .

    Ve yine; “Gece de kudretimize delâlet eden bir alâmettir onlara. Ondan gündüzü soyar çıkarırız. Bir de bakarlar ki karanlığa dalmışlardır” 2.

   Bu âyetlerde, ölü arzın ve gecenin âyet (delil) olduğu beyan ediliyor. Her âyet Besmele ile okunduğuna göre her şeyi Besmele ile tefekkür, eşyanm hakikatini kavramak olur ki, gerçek bilgi de budur. “Marifetullah" budur. Hakk’ı tanı –

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 21 ▪

mak (Onsuz hiçbir varlığın olamayacağını kavramak) budur. “Her şeyden Hak görülür’ sırrına ermek budur. 
    Kısaca Besmele, Kur’ân’ın bir nüshası olan kâinatın ve onda mevcut olan herşeyin anahtarıdır. 

   Ey insan, şimdi iyi dinle; şeytanın mekrinden, hile ve desisesinden emin olmak, eş yanın hakikatini anlamak, Hakk’ı tammak ve ehl-i mârifet olmak istiyorsan, “Euzu Besmele” senin de dilinin ve kalbinin anahtarı olsun. 
 


…..
Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 22 ▪


   RUH NEYİ ARIYOR ?

     Ruhların, madde kalıbına girmeden evvel yaratıldıkları bir gerçektir. Murad-ı İlâhi böyle zuhur etmiş ve insan evvela mânâ (ruh) cevheri olarak halk edilmiştir.     Bu varlığa ilk hitap, “Ben sizin Rabb’ınız değil miyim?”dir. Böylece güzellerin güzeline, gerçeklerin gerçeğine, canların canına kara sevda, bu seyir zevkinde başlamıştır. Bu öyle bir sevda ve muhabbettir ki, madde âleminde “hayır sen yoksun, ben varım” diyerek ilâhlık iddiasında bulunan Nemrut’lar, Firavun’lar ve hatta madde ve mânâ âlemini aydınlatan biricik hakikat güneşi Hz. Muhammed (s.a.v.)’in karşısına çıkan Ebu Cehil bile O “Güzel“e, O “Hüsn-ü Mutlak”a ve “Gerçek”e, “Evet Sen bizi yaratansın” demiş, O’nun uluhiyetini tasdik, kendi aczini kabul etmiştir.    
   Vaktaki, Allah (C.C.) murad-ı ilâhi’sine tevafuk olarak bir imtihan sırrı için insanı, denemek üzere bu deni âleme, dünyaya göndermiştir. İnsan ile, kul olmağa söz verdiği Rabb’ı arasına çok muazzam bir perde çekilmiş, O “Güzel”, O “koku”, O “nida” bir çok perdelerle perdelenmiş, kendini gizlemiştir. Gizlemiştir ama, acaba O’nun vecd sarayından kopan ruh ne hale gelmiştir? Elbette altın kafes içine konulan Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 23 ▪

kuş gibi “ah’vatan,ah!” diyerek “Kâln Belâ”nın hasretini çekegelmiştir. 
 
   Allah (C.C.), Adil-i Mutlak olduğu için, halk ettiği insanın özünü, cevherini yani ruhunu kendi haline bırakmamış, mâşukuna, sevgilisine kavuşsun diye ona din yolu ile muazzam, mutantan, müzeyyen bir cadde açmıştır. O cevherde itiraz kuvveti nefis olduğu için de; şımarmasın, yanılmasın, düşmesin, kaybolmasın diye yine insan cinsinden ve fakat seçilmiş, sevilmiş, takdir ve tasdik edilmiş peygamberlerini, peygamberlerinin yolundan giden velilerini göndermiştir. 
 
   Bu sebepten olacak ki, ilk insan aynı zamanda peygamber olarak gönderilmiştir. Zaman içinde, nefis şeytanla anlaşmış, insanı ruhunun yolundan saptırmış; kendine, peyg berine ve kul olmak için söz verdiği Rabb’ına ters düşürmüştür. 
 
   Etle kemiğin, zatla sıfatın, gece ile gündüzün birbirinden ayrılmadığı gibi sahibinden ayrılmayan ruh, sosyal plânda sahibinden koparılması karşısında acı acı feryadı basmıştır. Kendi cinsinden olan ve onu “Mutlak Kudret”e götüren peygamberlerin açtığı yolda nefis ve şeytanla işbirliği yapan insan, muazzam bir boşluğa düşmüş, bu terslik devam ettiği müddetçe de bu ızdırap sürmüştür. Peki ne olmuştur? Bir “hak”, bir de “bâtıl” diye iki yol zuhur etmiş, bu iki yol aynı zamanda kâinatın iki ezelî direği haline gelmiştir. Bu iki ezelî direk, tabiat sahnesinde her zaman birbirine ters düşmüşlerdir. 
 
   Şimdi meseleye bir de sosyolojik açıdan bakalım: 
 
    İnkâr fırtınası ile kendisine gösterilen yolu terk eden insan, tabiat sahnesinde kendine çeşitli çıkış yolları seçmiş; sistemler, rejimler, metodlar geliştirmiştir. Totemizm, feodalizm, kapitalizm ve en sonunda da komünizm… Evet insan, bunları ve daha birçok prensipleri tatbik etmiş ve fakat hiçbirinde de mutlak huzur ve aradığını bulamamıştır. Her yeni icat ettiğine bir ilâh gibi sarılmış, onun için canını bile vermiş 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 24 ▪

ama karşılığında aradığını bulamamanın hasreti içinde arayışa devam etmiştir. 
 
   O halde bugün, fertlerin şahsi bunalımlarından kurtulma çabaları, sosyal plânda olan rejim değişikliklen’. kendinden kaçan insanın bilmeden kendini arama seferberliğidir. 
 
   Hemen şunu ifade edelim ki, bu caddeler çıkmaz sokak; mülkün sahibinin yoluna dönülmedikten, caddedeki kılavuzlara gönül verilmedikten sonra bu arayış bitmeyecektir. 
 
   Çünkü ruh sahibini arıyor. Onu kafesten uçurup hürriyetine kavuşturmak gerek…

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 25 ▪

KUTSAL HASRET ve VUSLAT 
 
    Şimdi iyi dinle. Denileni tut ve unutma. Unutur ihmal edersen, başladığın yerden tekrar edersin. Halbuki sen yolcusun, yürümen gerek. Bu yolda çeşitli manialar olur. Onlara gözün takılmasın.’Boş sözlerden kulağını sakındır. Aksi halde öyle bir zaman gelir ki artık geriye dönüş olmaz. Sonra… Evet sonra hoş sesler duyarsın, güzel işaretler alırsın. 
 
   “Ben sizin Rabb’ınız değil miyim?” 3
 
Bu ses ile bu âyetteki tecellîye erer, ötelere geçer, onları seyredersin. “Aradığım bu”, “Evet bu” dersin. Ve Rabb’ının hitabına karşılık; 
 
   “Evet sen bizim Rabb’ımızsın” 4 diye verdiğin cevabı, tarifsiz bir zevk ile yaşamaya başlarsın. Sonra bir hasrettir başlar. 
 
    Geldiğin âlem güzeldi, güzellerin güzeli bütün saltanatı ile orada sana göründü. Şimdi ise bir çuvaldasın veya bir et ve kemik kahbındasın. Çamur kalıbı da diyebilirsin. Geldiğin âleme olan hasretinden dolayı istersin ki, çuval yırtılsın, hakikat yaşansın. Doğru, ama hakikat ülkesine geçmek istersen bu zorluk, bu çile zaruridir. Bak, iyi gör: Bir dene, eğer başak 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 26 ▪

olacaksa toprak altında çatlaııııısı şaıttır. Çatlayıp kendınden geçecek ki başak kabiliyeti oıtaya çıksın. Sen ıle öyle… (.an tende ikeıı kalıbına ait olanları teık etki. gizlenen. zalıır olsun. 
 
    Asıl vatan hatırlanınca rulıuıı ezelde uçup gezdigı yerler göz önüne gelir. Artık sevginin hududu taşmıştır. Öte âlem leri sevmeye başlarsın. ibadetinden zevk alırsın. Çamur kalıptan çıktığın için o sana ibadette ağırlık vermez. Artık o senin bineğin. burağın olmuştur. Seni taşımaya başlar. Sana yük olmaz. külfet olmaz. 
 
    “Rabb’inin yollarında boyun eğerek yürü!” 5 , âyetindeki gizli sırlar çözülür. Bundan sonra senin kanadın iki olmuştur. Biri dünyada, diğeri de ahirettedir. Ama ikisi de atbaşı yürür. Peygamberimiz buyurdu: 
 
    “Mü’min iki kanatlı kuş gibidir. Bir kolu dünyada diğeri de ahirettedir”. 
 
    Bundan sonra dünya ve ahiret nimetleri önüne konur: “Her meyveden ye , denir. 
    Bu emir seni güçlendirir. O zaman arslan olursun; nefsini mağlup eden erkek. Cenab-ı Peygamber buyurdu: 
    “Pehlivan, rakibini yenen değil, kızdığında nefsini mağlup edendir” 7
 
    Biz erkek denince bunu anlıyoruz, bunu anlamamız lazım. Sen bu manevi zevk içinde iken seni anlamayanlar çıkar, hem de çok. 
    Sen onların konusu olursun. Seni eleştirirler. Bu normaldir. Her ne kadar bastığınız arz aynı ise de gönül ülkeleriniz farklıdır. Dün seni sevenler, sana itimat edenler şimdi seni tenkit ederler. Bu işin kanunu budur. Hak seni gizlemek için bunları araya bahane koymuştur. Dikkat et, sen ameli bozuk biri olsaydın onların gündeminde olmayacaktın. Senin şimdi hatan aranıyor. Hatalı olanın hatası aranmaz. “Hatalıdır” denir, geçilir. 
 
    Hatırına tuhaf şeyler gelir; “Peki ama bu dedikoduya ne gerek var” dersin. Şimdi düşün, idrak et. Her işin bir serma –

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 27 ▪


yesi vardır. külfet olunan nimet alındı.. “Ama ben ibadetle belli bir külfete kullanılan. ılalıasıııa ne gerek var"diye düşünebilirsin. Evet. doğru. Ama bu külfet seni sadece Cennete ulaştırır. Halbuki sen Cemalullah’ı istedin. Onun sermayesi de nefistir. Onu harcayacaksın Yani aradan çıkaracak-
sın. İşte fitne belası bunun içindır onu atadan çıkar. 
 
   Hazreti Musa: 
 
   " Yâ Rabbi, bana cemalini göster, sana bakayım, dediğinde;Cenab-ı Hak: 
 
   “Beni göremezsin“ 9. buyurdu. 
 
   Arifler. “Sen, sende iken Beni göremezsin, denildi”, diyorlar. Onun için “ben“in ortadan kalkması şart. O zaman belâ gerek. Hazreti Peygamber buyurdu: 
 
   “Allah, sevdiği kuluna belâ verir” 10
 
    Dikkat et;bu haller geçicidir. 
O zaman yüzüne bir renk gelir. Bu. dost rengidir. Hemen seni diğer nâstan ayırır. Belâ sana üç cihetten gelir: Mal ile gelir, dedikodu ile gelir, hastalık ile gelir. Bu üçünden biri ile gelir. Bazan üçü birden gelir. Bu zordur. Sana şimdi biri geldi. Sabret, isyan etme. Sonu hayırlıdır. Bilmez misin ki, doğum için sancı gerek. Karanlık, güneşi getirir. Bir de bakarsın güneş doğdu. etraf göründü. Karanlığın örtüsü kalktı. Her şey ortadadır. 
   “Bugün senin için Perdeler aralandı" .Biz açtık, gözlerin de keskin görür” 
 
    Artık kalbin zulümâttan kurtulmuştur. Nur âlemine geçebilirsin. Bu halde ne gaflet vardır, ne cehalet. Hepsi geçmişte olan bir hadise halini alır. 
 
   Bundan ötesi vuslat âlemidir. Kokular. renkler, sesler; herşey aslındandır. Hakikatler yaşanır, vehim ortadan kalkar. Şüpheler zail olur.

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 28 ▪


   HAK YOLCULUĞU 
 
    Varlık âleminden geçip, “Mutlak Varlık’a varmak için yapılan yolculuğa “Seyr-i Sülük’ denir. Vahdet şerbetini içmiş büyüklerin ifadesiyle, “varlığı yoklukla neticelemeyi gaye edinmiş yolculuk”tur. Sâlik, elini verdiği zatın terbiyesinde varlığından soyunmak kararı ile bu seyre (yolculuğa) başlar. “Zât tecellisi”ne ermekle yolculuk kemâle erer. Aranılan budur. Bulunan “Mutlak Varlık”la, varlıklar unutulur. Bu işin sonunda emir alınıp tekrar bu âleme dönmek gerekirse, “geldiğin yolla gelecekleri getir” buyurulur. Bu, en yüksek makamdır. Bu zirveye varan kâmile, “mürşid’ denir. 
 
   Nefsi inkârla başlayan bu yolculuk, kemâl noktasına kadar bazı basamaklardan tırmanır: 
 
    Fenâ fi’’ş-Şeyh: Mürşidin muhabbetinde yok olma, erime ve kaybolma demektir. “Onda yok olma” ile başlayan bu hal, sonsuz teslimiyeti gerektirir. Yaptığı işlerde hikmetler aranır. Kusurlar “ene”ye mal edilir. Teslimiyet esas olan" bu yolculukta mürşidin kâmil olması gerektir. İslâm’ı yaşaması ve dava etmesi onun ana meselesidir. Bu zatın hali, Allah tarafından bir elbise gibi ona giydirilir. Bu zatın, mülkün sahibinden “irşad etme” emrini alması zaruridir. O bakımdan bir 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 29 ▪


insanın bir cemaat tarafından mürşid olarak seçilmesi yanlıştır. Seçilen bu kişi dinî ilimlerde ve yaşayışta ne kadar ilerde görünürse görünsün, böyle bir vazife ile mükellef olması mümkün değildir. Karganın bülbül olması nasıl muhal ise. Hak tarafından böyle bir emre muhatap olmadan irşad makamında olmak da muhâldir. 
 
    Salike ilk nazar Fena fi’ş-Şeyh’de olur. Kâmil insanın bu nazarı ile vuslat yolculuğu başlar. “Emmare Makamı”nda olan nefis, ona nazar edenin aşkını üzerinde gösterir. 
 
    Nefs-i Emmare: Nefsin ilk basamağıdır; kötüyü emreder, Hak düşünülmez, gaye ve gayeye varmak için düşünülenler batıldır. Islahı için, uyulan kimsenin sözleriııi paha biçilmez mücevherdir’, diye değerlendirip nazarına mazhar olmak için gayret etmek gerekir. Zor bir düşmandır. Hiçbir mücadele onunla yapılan kadar zor olmaz. Zira bu mücadelede Tevhid, başı çekerse kurtuluş kolaydır. Yani, çokça “Lailahe illâllalı” demek; ötesini anla. Vücut ülkesini tasarrufu altına aldığı an; akıl, irade, hisler kısaca herşey onun emrindedir. Böyle insan hem maddeten, hem mânen tehlikelidir. Mücahede ve mücadele ile nefsin bu ülkesinden kurtulan insan, “Levm Sahrası”nda kendini bulur. Buna “Nefs-i Levvâme’ denir. Nefs-i Emmare ile mukayese edilemeyecek ilâhi üstünlükleri mevcuttur. Kabul etmek lazım ki, burası da emin bir yer değildir. Sâlik burada Hakk’a biraz daha yakın olmasına rağmen mâsivânın içinde bulunur. Hata eder, günah işler, ama pişman olur. Nedametle ağlar. Ah, vah eder; sonunda aynı hataları tekrar eder. Kısaca, “Hak yolculuğu”nda, bir hal üzerinde devam eden bir istikrarı yoktur. Kurtulmak için nisbet olunan “Kâmil’e teslimiyet bir kayda bağlanmamalı. Muhabbeti ile muhabbetlenmeli, "İsm-i celâl’e cankurtaran simidi gibi sarılıp onu dilden ve kalbden kesmemeli. Sonunda “Kâmil İnsan’ın himmet ve nazarı erişir, bu vadi de geçilir. 
 
    Mânen devam eden yolculuğun bu noktasında “Mülhime Ülkesi”ne varılır. Bu makamda salik, “Hu’ ismini vird edinir. Bu âlem, sinyaller âlemidir. Varlığın izafi, “Mutlak Varlık

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 30 ▪


’ın ise hakiki olduğunun şifreleri çözülür. Rahmâni tecelliler olduğu gibi sadık olmayan ilhamlar da bu halde zuhur eder. 
 
    Esma-i İlâhiye’nin tecellisini salik bu makamda görür, çeşitli nüranî berzahlardan geçer. Kapılmaması, “maksadım Allah rızasıdır”, deyip teslimiyet ile yolculuğuna devam etmesi şarttır. Bu makam, nefıs âleminde Hak ile bâtılın sınındır. Kâmil mürşidi olmayanın buradan öteye seyri mümkün değildir. Şu kadar ki, yaptığı zikrin mükâfatını alır, fakat mânen yolculuğu burada noktalanır. Bu noktaya gelmişken zamanımızda bilerek veya bilmeyerek yanlış ifade edilen bir meseleye parmak basmak istiyorum. 
 
    Mesele şu: 
 
    “Seyr-i Sülük’a karar vermiş bir insanın, İslâm’ın zahirî düsturlarını tam bilmesi şarttır.” Aşağı-yukarı, iddianın özü budur. Buna cevaben deriz ki; Seyr-i Sülük’ta bulunan insanın, İslâm’ın zahiıî düsturlarını tam bilmesi mümin’in değildir. Seyr-i Sülük için esas; teslimiyet, mahviyet ve hizmettir. İslâm’ın zahirî düsturlarının öğrenilmesi bu yolculukta hal iledir. Yani burada, kâl’in (sözün) değeri yoktur. Maksadı Allah rızası olan salikin hali; zikir, havfullah, muhabbetullahtır. Durum bu olunca, İslâm’ın zahirî düsturlarını. bilmeyen ümmi insan için “Seyr-i Sülük’ta bulunamaz“ iddiası, ilmî mesnedden mahrumdur. Seyr-i Sülük’un zahir ile ilgisi olmakla beraber esası manevi bir yolculuktur. Nitekim Peygamberimiz, “Her insanın kalbinden Allah’a bir yol gider” hadisi ile bu yolculuğun sahasını belirlemiştir. Şu kadar var ki, Seyr-i Sülük’ta olan salikin hataya düş mesine mani olmak için mürşid-i kâmilin, İslâm’ın zahirî düsturlarını bilmesi lüzumludur. Hal böyle iken, geçmiş devirlerde “Kurbiyet Makamı”na kadem basmış insan-ı kâmillerin bir çoklurının dahi ümmi olduğunu görmekteyiz. Meselâ, Peygamber Efendimizin methiyesini kazanmış Üveysü’l-Karânî, tasavvuf tarihinde büyük velilerden olduğu rivayet edilen (intisabından evvel eşkiya olan) Fudayl b. iyaz; mezhep imamı, İmamı Şâfiî Hazretleri’nin mürşidi çoban Şeybân-ı Râi Hazretleri 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 31 ▪


retlen’, yakinen tanıdığımız Yunus Emre, onun ile aynı devirde yaşayan Hz. Mevlânâ’nın talebesi olan Kuyumcu Selâhaddin gibi büyükler ümmi kâmillerdir. Zahir ilmi bilmemelerine rağmen halleri, yaşayışları İslâm’ın tâ kendisi idi. O halde esas; zahirî ilimleri bilmek değil, İslâm’ı yaşamaktır. Bu yolculukta teslimiyet, mahviyet ve hizmet olursa vuslata ermemek için hiçbir sebep yoktur. Esasen, bu manevî mektebin gayesi budur. Aksi halde, dörtbaşı mamur bir insanın bu yola intisabına niçin gerek duyulsun? Bu hususu böylece noktaladıktan sonra esasa geçelim. 
 
    Nefs-i Mülhime’de Nazar-ı Hak, kâmil insan vasıtasıyla zuhur edince salik, beşerî sıfatlardan kurtulup ilâhî sıfatları hal edinmeğe başlar. Bu dönemde Esma-i İlâhiye’nin ve Ef’âl-i İlâhiye’nin tecellileri zuhur eder. Muhabbeti gittikçe artar; teslimiyeti, mahviyeti ve hizmeti, intisap ettiği kâmil insana karşı doruk noktasına varır. Resulullah muhabbetinin gönül âleminde kök salmağa başladığı bu an, mânâ âleminin hazinelerinin bulunduğu “Nefs-i Mutmainne’ hali. Bu hal ve makamda hazineler unutulur, hep ötesi düşünülür. Bu durumda nefis mutmain olmuş, gönül de Huzur-u Resulullah’a varmıştır. Her an Peygamber aşkı artar; gittikçe korlaşan bu sevda, saliki Peygamber huzurundan ayırmaz. Bu makamda da salik, mürşidin direktifine göre ya “Hak ’ ya da “Hay’ ismini vird edinir. 
 
    Bu hale “Fenâ fi’r-Resul’ denir. Yolculuk hızlanmıştır. Gönül, Sıfat-ı Bâri’nin tecellisini ve nurlarını seyreder. Nefis bu makamda Razıye ve Merzıye makamındadır. Artık kul Rabb’ından, Rabb’ı da kulundan razı olmuştur. Allah’ın kulundan razı olması, lütfunun ve kahrımn hoş olduğuna kulun inanmasından sonradır. Yani kul, Allah’dan razı olursa Allah da kulundan razı olur. 
 
    Nefsin bu halinden sonra Tecelli-i Zât zuhur eder. Bu, Seyr-i Sülük’ta kemâl noktasıdır. Bu halde Fenâ Fi’llah zuhur eder. lkilik ortadan kalkmıştır. 
 
    Görünen kendi zatıdır; “değil sanma gayrullah” ölçüsünde yok olunmuş, nefis aradan çekilmiştir. “Ene”, unutulur, Halik ile olunur. Bu halin izahı zor ve mahzurludur. Şu kadar bilinmeli ki, bu haller bu yolun tabiî bir neticesidir. Ancak, yaşayanın halini izhar etmesi mahzurludur. Zira, bu haller hususi hallerdir. Halbuki mü’min hususî hallerden değil, umumî kaidelerden yani İslâm’ın zahirî düsturlarından sorumludur. Mezkur hallerin izahı, zahire terslik manzarası hissini verdiğinden bu halleri setretmek vaciptir.

    Bu hallerden sonra Bekâ Bi’llah, Bekâ Ender halleri zuhur eder ki, bunlar çok yüce hallerdir.

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 33 ▪


  İSTİKAMET 
 
     Beşerin fıtratında mevcut bir ihtiyaç olan “Hakk’ı arayış”, ilâhî programa göre yönlendirilmezse insanın bâtılı tercih edip yaşaması tabiî bir sonuç olur. O bakımdan, hayata gelişinin gayesi “Hakk’ı aramak ve bulmak” olan insanın; kendini bu âleme gönderenin ilâhî programını bilmesi, bulması ve yaşaması şarttır. Bu durumda insanın hatırına “Bu ilâhî program nedir?” diye çok haklı bir soru gelebilir. Bu soruya cevap olarak deriz ki: 
 
    Bu ilâhî program, beşerin gerek iç ve gerekse dış tabiatını teminat altına alan ilâhî bir düzenlemedir. Hiç şüphesiz ki, bu düzenlemede esasın kaynağı da Kur’ân-ı Kerim’dir. Müşahhas örnek olan Hz. Peygamber’in sünneti de ikinci ana kaynaktır. Bu iki ana kaynağa dayanan “ İcma ’ ve “Kıyas ’ da aynen bu kaynaklar gibi insanın iç ve dış âlemini programlar. Buna göre kul olarak insanın bu dört ana kaynak ile yaşaması ve şartlanması, dünya’ hayatının ve de ahiretinin teminatıdır. Aksi takdirde beşerin maddî ve mânevî helâki söz konusudur.

   Esasen beşer, tabiat sahnesine çıkışından zamanımıza kadar yönlendirilmiş ve hayatı programlandirılmıştır. Bu prog –

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 34 ▪


ramlandırma ya nefsi adına (beşerî), veya Hak adına (ilâhî) olmuştur. Bu sebepten, Hz. Adem’den zamanımıza kadar gelen iki yol olmuştur. Bunlardan biri Hak, diğeri de bâtıldır. 
 
    Hak yol, haklı olan yoldur. Bu yolda nefse hakimiyet söz konusudur. Onun için nefsin terbiye ve tezkiyesi zaruridir. Bu yolun adına "Sırat-ı Mustakîm’ denir; yani yegane doğru olan yol demektir. Cenab-ı Hak, Sure-i Fâtiha’da, “Bizi doğru yola hidayet eyle” buyurmakla bu yolu meth ve tavsiye ediyor. Kurtuluş ancak bu yoldadır. 
 
    Yine Kur’ân-ı Kerim’de “(Bizi) nimet. verdiğin kimselerin yoluna (ilet); kendilerine azap edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil” buyurulmaktadır.  
 
    Mutlak imtihanı kazanmak için var olan insan, elbetteki bu yolu bulmak mecburiyetindedir. Alem de daha birçok yollar vardır. Bunlardan ancak biri insanı Rabb’ına götürür. Nitekim Câbir b. Abdillah’dan rivayet edildiğine göre; Peygamber Efendimiz bir gün ashabı ile otururken kumlar üzerinde bir çizgi çizmiş, sonra bu ana çizginin sağına, soluna ikişer tâli çizgi dahaçizmiş ve sonra elini ortaya, ilk çizdiği ana çizginin üzerine koyarak: “Bu yol Allah’ın yoludur”, demiş, ve şu âyeti okumuş: “İşte benim yolum bu(dur); ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O’nun yolundan ayırmasın! (Azabından) korunmanız ıçin (Allah) size böyle tavsiye etti”. 
 
    O halde kurtuluş için bu yolu (Sırat-ı Müstakîm’i) bulmak zaruridir. 
 
    Sırât-ı Müstakîm 
 
    Mezhep ve meşrep ölçüleri, Sırat-ı Müstakîm’i tarif eder. Bilindiği gibi İslâm, zamanımıza kadar iki ana yolla gelmiştir. Bunlardan biri, İslâm’ ın dış tabiatının ilâhî kaide lerini “ Ehli ı beyt’ mikyası içinde değerlendiren mezhepler; diğeri de, yine Ehl-i Sünnet yolu üzere insanın iç tabiatını programlayan meşreplerdir 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 35 ▪


 
   Bu iki ana yol dışındaki arayışlar, zamanla büyük amelî ve hatta vahim derecede itikadi hatalarla sonuçlanmıştır. O halde bizlere düşen, sadece bu iki yoldan Hakk’a talip olmak ve O’na varmaktır. 
 
   “Meşrep ve mezheplerin dışında, nadiren de olsa, müctehid derecesinde bir şahsın yeni bir yol ihdas etmesi mümkün değil midir?” sorusu sorulabilir. Bu soruya vereceğimiz cevap şudur: ’Mezhepte müctehid’ düşüncesine ’evet’, yeni bir yol ihdas edilmesine ‘hayır’ Kaldı ki, mezhepte müctehid olma şartlarını taşıyacak evsafta bir kimse bugünkü durumda görülmemektedir. 
 
    İnsanlar, olaylara belli mikyaslarla bakarlar. Aynı meseleye farklı mantıkla bakıldığı zaman farklı neticelerin alındığı bir vakıadır. Halbuki o mesele veya hüküm, tek olmasına rağmen farklı neticeler zuhur eder. Bu ise insanı, tenakuza düşürerek helâke götürür. Tarihî seyr içinde bu böyle olmuştur. Meselâ, bir 
K. Goldzier, Resulullah’ın hadisler’ine bakmış, ama bir Buharî, bir Müslim olamamıştır. Bu tip müsteşrikler, onların kavradığı hakikatleri kavrayamamış, bilâkis -hikmetten mahrum kalarak kü ürlerine destek aramışlardır. Bu durum, nebâtı yeşerttiği halde yılanı kör eden Nisan yağmuruna benzetilebilir. Mevlânâ’nın dediği gibi, “Şaşı, hakikati gerçek olarak değil, ters veya çift görür”. Hata, vebal, hakikatte değil, gözdedir. 
 
    Bazı kimseler, Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerini ve Resulullah’ın hadisleıini kendi mantalitelerine alet ederek hakikati savunduklannı iddia ederler. Bu ise, insanı küfre götüren bir davranıştır. 
 
    Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’inde maddî ve manevî -gerçek ve salim bir mantalite ortaya koyarak bu mantaliteyi Peygamberimiz’in şahsında müşahhas hale getirmiştir. Böylece ‘İslâm Akaidi’, Peygamberimiz’de gerçek şeklini kazanmıştır. Her âyet ve her hadis, o şekilde maddeten ve mânen -mahviyet derecesini bulamadıktan sonranefse âlet edilir ve hükümler saptırılır. Meselâ, Kur’ân-ı Kerim, “birlik ’ 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 36 ▪

diyor; ama nasıl birlik?.. ‘Sabır ’ diyor.. “Muhabbet’ diyor; ama nasıl?,. “Kanaat ’ diyor; ama nasıl kanaat?.. Bütün bunlar, Peygamberimiz’de ve O’nun cemiyetindeki şekiller ve ritim, ler üzerine olursa isabetli olur ve makbule geçer. Resulullah ’ın hayatı, Kur’ân-ı Kerim hakikatlerinin ispatlandığı gerçek laboratuvardır.  Ehli beyt ve Ehli Sünnet mezhep ve meşrepleri de o laboratuvarın aynasıdır. O bakımdan, bu laboratuvar şartlannı taşımayan görüş ve mantık, kesinlikle ayna olamaz ve hakikati yansıtmaz. Aynı âyet ve hadisleri delil gösterse de… Bu, şuna benzer: Bir apartmanda, bir sarayda, bir kulübede ortak malzeme olarak çimento, demir kullanıhr; ama hiçbir zaman bu kulübe demir ve çimento kullanılması sebebiyle saray olmaz. İşte bu yüzden İslâm Akaidi ve Ehl-i beyt üzere olan yoldur; hakiki yol… Çünkü âyet ve hadisler, gerçek mânânın muradı istikametinde ve hedefe tam isabet edecek şekilde İslâm binasının inşasında maharetle kullanılmıştır. Burada önemli olan, âyet ve hadisleri İslâm binasındaki hakikî yerlerine yerleştirme maharetini gösteren keyfiyetli insandır.

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 37 ▪


NEDEN MEZHEP ve MEŞREP ? 
 
    Tartışmaya gerek duyulmayan mevzulardan biri de, bugün insanlığın içinde bulunduğu bunalımdır. 
 
    Evet, günümüzde acil çözüm bekleyen içtimâî, iktisâdî, hukukî, ahlâkî pekçok mesele yok değildir. Hatta, özellikle gündemde tutulan iktisadî problemlerin sebep olduğu birçok çıkmazın içinde bulunduğum uz da muhakkaktır. Bu çıkmazlardan elbette çıkış çareleri bulmak zorundayız. 
 
    Fakat sıhhatli bir teşhis ve tesbit için sıhhatli bir ortam analizi yapmak gerekir ki, tedbir ve tedavi müsbet neticeler verebilsin. Nitekim, günümüzde tahribatı hat safhaya ulaşmış buhranların kaynağı saptırılmaktadır. Yukarıda sıraladığımız meseleler, buhranlara yol açan tâli sebepler olabilir. fakat asıl mesele bunlardan başkadır. 
 
    Maddî doyumluluk içindeki ve hatta maddî doyumda kusma noktasına gelmiş insanlar da zikri geçen bunalımı yaşamakta ve bu konuda “doyumsuz insanlara nisbetle daha ileri bir buhran safhasmda bulunmaktadır. O halde ne maddî doyumla insan tatmin edilebilir, ne de madde, insanı tatmin edebilir. Mesele, vasıta olan madde değildir; asıl mesele 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 38 ▪


“ iman ’ ve “ insan ’ meselesidir. 
 
    İnsanı iç âleminde gerçek anlamda tatmin etmeden yapılan bütün gayretler yokluğa mahkumdur. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi “maddeten doydum ’ diyen veya maddeten doyurulan insan tatmin nedir bilmemiştir.’ Bu itibarla insanı, ruhî-manevî bir huzur ortamına çekmek gerekir. Çünkü her an Yaratıcı’sının huzurunda olduğu şuuru, Yaratan’ına hesap vereceği inancı, mükafaat ve ceza endişesi, insanı manevî bir mücadeleye sürükler. Bu mücadele de onu tatmin eder. Mücadelenin en büyüğü ise Allah’ı zikirdir. 
 
    Bu sebepten olacak ki, Kur’ân-ı Kerim ’in müteaddit âyet-i kerimelerinde insanlar Cenab-ı Hakk’ı zikre çağırılmaktadır. 
 
    Halife olarak yaratılan insanın, Cenab-ı Hakk’ın bütün tecellilerini yansıtması ve ayna olması bakımından Hz. Adem’den zamanımıza kadar mahiyeti aynı kalmıştır. Onu çevreleyen dış tabiatın şekillenmesi bu ulvî varhğın değiştiğine delâlet etmez. O, her zaman aynıdır. İnanan, seven, korkan, ümit eden, ye’se düşen, düşünen, hisseden, hayret eden, haya ve iffeti olan bir varlıktır. O, bu hasletleri her devirde taşımıştır. Ancak bunların tezahürü farklı farklı 0lmuştur. Durum bu olunca, insanın Yaratan’ına kavuşması da belli metodlarla olmuştur. Zamanın değişmesi metodların da değişmesini gerektirmez. Gayesi insanı eğitmek, yetiştirmek olan meşrepler, Cenab-ı Peygamber-Efendimiz’den zamanımıza kadar aynı metodları takip ederek gelmişlerdir. 
 
    Bir yol, nefsi tezkiye ile insanı eğiterek Rabb’inin nzasına nail etmeyi benimserken, diğeri de ruhu yücelterek bu vazifeyi görmeyi esas almıştır. Başka bir ifade ile âyet ve hadislerle anlatılan Evrâd ve Ezkâra devamla elde edilen, insanın manevi miracını mümkün kılan Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râziye, Merziyye , Sâlîye diye adlandırılan nefis kademeleri ve Letâif-i Ruh, Letâif-i Kalb, Letâif-i Sır, Letâif-i Sırr-ı Sırr, Letâif-i Hafâ, Letâif-i Ahfâ, Letâif-i Nefs, Letâif-i Aradiye, Letâif-i Maiye, Letâif-i Küll, 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 39 ▪


diye bilinen manevî makamlar seyredilir. 
 
    Tarihî seyr içinde, inanan insanların vuslatı mezkur yollarla olmuştur. O halde devrimizin insanı aynı yolla terbiye edilemez, huzura kavuşturulamaz mı?.. Elbette ki kavuşturulur. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi insanı mezhep ve meşrepler yönlendirir. Bugünün yönsüz ve gayesiz olan’ insanı da ancak bu yol ile yönlendirilir. İstikamet dediğimiz zaman, Ehl-i Sünnet meşrep ve mezheplerine bağlılığı anlıyor ve mezhep ve meşrepleıi tavsiye ediyoruz. Mezhepler, insanların dış taibatını İslâm’ın zâhirî düsturları ile yönlendirip proğramlarken, meşrep de insanların iç tabiatını İslâm’ın kalbî ahkâmı ile yönlendirip programlamaktadır. 
 
    Böylece, gerek iç ve gerekse dış tabiat bakımından insan garanti altına alınmış olur. ‘ 
 
    Yüzyıllar boyu mezhep ve meşrepler bu ulvî vazifeyi görürken ve de İslâm bu iki ana müessese üzerinde bina edilmişken, “Bunlar İslâm’dan mıdır, değil midir?” tartışmasına girmek zannımıza göre neticesi bulanık bir tartışma olur. “Mezhep ve meşrep önderleri bizler gibi insandır. O halde, biz de aynı ictihat yetkisine malikiz” deyip de mezhep ve meşreplerin inkânna gidenler hiç şüphesiz yanılmışlardır. 
 
    Ashab’dan hemen bir nesil sonra,
 Tabiîn devrinde İslâm ’ı, Kur’ân’ı, Peygamber’i ve Ehl-i beyt’i Ashab’ı anlamakla asırlarca sonra bugün anlamaya çalışmak ve hakikatlere nüfuz etmek arasında sıhhat derecesi bakımından büyük farklar mevcuttur. 
 
    Mezhep ve meş rep ölçülerini dikkate almadan direkt Ashab devrine yönelerek Kitap ve Sünnet’e muhatap olmak gerektiğini iddia etmek, aslında Edille-i Şer’iyye’nin son iki şıkkı olan İcmâ-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha’yı inkâr anlamına gelir. Bu durumda Kitap, şahsî yorumlarla bir müctehid edasıyla ele almayacağı için neticede her yorum indî bir mezhep ve meşrep hüviyeti arzedecektir ki Ehl-i beyt ve Sünnet mezhep ve meşrepleri son derece sıhhatli ölçüler içinde bunu zaten daha önce yapmışlardı. 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 40 ▪


    Ümmet tarafından ittifakla kabul ve tasdik edilmiş belirli sayıdaki müctehid ve meşrep sahibi üstadları kabulde imtina edenler, Kitap ve Sünnet üzerinde her keyfî yorum sahibini birer müctehid kabul etmek zorunda kalacaklardır. 
 
   Kaldı ki, zamanımızda gayr-i İslâmî fikir tohumlarının etkisiyle meşrep ve mezhepler aleyhine üretilen fikirler bir yana bırakılırsa; asırlarca haklarında hiçbir şüphe ve endişe emaresi gösterilmeden ümmet tarafından meşrep ve mezheplere tabi olunup’benimsenmesi ve yüzyıllarca müçtehid imamlarla meşrep pirlerinin sarsılmaz merkezi otoriteler kabul edilmesi de meşrep ve mezheplerin itidâli ve doğruyu temsil ettiklerinin tarihi bir ispatıdır. 
 
    Kanaatimiz odur ki, bir İmam-ı Azam, bir Şafiî, Maliki, Hanbelî… gibi doruk noktasındaki şahsiyetlerin-ortaya koyduğu mantık ve mantaliteyi bugün bulmak çok zor ve imkansızdır.
O halde yeni görüşler aramak yerine geçmişi yaşayarak ihya etmek tek kurtuluş yoludur. Çünkü ifrat ve tefritten Sâlim olarak; fıtrat, Sırat-ı’Müstakim ve itidâli temsil eden Ehl-i beyt ve Sünnet mezhep ve meşrepleri, hassasiyetle riayeti gerektiren gerçek İslâmî düsturları cem etmiş bulunmaktadırlar. 
 
    Günümüzdeki bunalımların ve haksızlıkların yol açtığı meseleler ancak bu yollarla halledilir; yokluklar, facialar ve adaletsizliklerin önüne ancak bu yollarla geçilir.

Birinci Bölüm <> sayfa ▪《  41 》▪


PEYGAMBER’İN (sav.) MEZHEP ve MEŞREBİ VAR MIYDI ? 
 
   İstesek de istemesek de kabul etmek mecburiyetindeyiz ki, insanlann düşünceleri çeşitli sebeplerden dolayı birbirinden farklıdır. İnsanların ilgisini çeken çeşitli faktörlerin ayrı ayrı olması, mizaç ve kaabiliyetlerinin değişik bulunması, iliın ve kültürlerinin birbirine nisbetle çok veya az olması… gibi faktörler insanların farklı düşünmelerine sebep teşkil etmektedir. 
 
   İnsanların bu farklı düşünceleri nedeniyle ihtilâfa düşmeleri de tabiidir. Her insan, meseleleri kendi istek ve eğilimine göre kavrar. Esasen, eşyayı bize güzel gösteren de hislerimizdir. Çok defa hislerimizi kullanarak aklımızı yönlendiririz. 
 
   Bütün bunlardan çıkarmak istediğimiz netice şudur: Madem ki insanlar olayları ve meseleleri farklı farklı algılamaktadırlar; o halde tabiî olarak insanların algılayış biçimine göre aynı meseleden farklı hükümler ortaya çıkacaktır. İslâm’ın itikat, ibadet ve kalbî ahkâmı hiçbir devirde (m uamelât müstesna) değişmeyeceğine ve Kur’ân terbiyesinden ve metodundan mahrum yetişmiş insanların aynı neticeye varması mümkün olamayacağına göre, bu insanların İslâm ’ı belli mik –

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 42 》 ▪


yaslar içinde öğrenmesi ve yaşaması şarttır. O bakımdan “inandım ’ diyen her mü’minin bir mezhebi ve bunu takiben de bir meşrebi olması zaruridir. 
 
    Buraya gelmişken şu soruyu sormakta fayda mülâhaza ediyoruz: Madeın ki her insanın istikamet üzere olması için bir meşrep ve mezhebe ihtiyacı vardır; o halde bu kadar mühim olan mezhep ve meşrep müessesesi Peygamberimiz için de geçerli midir? Yani Peygamberiıniz’in bir mezhebi ve meşrebi mevcut mudur? Buna cevap olarak deriz ki: 
 
    Hiç şüphesiz ki, Peygamberimiz’in bir meşrebi ve mezhebi yoktur. Peygamberin hayatı vahiy ile kontrol altındadır. Dolayısıyla, Cenab-ı Ahmed Efendimiz’in yönü, zaman ve mekandan münezzeh olan Allah’a doğru olduğu için O, bütün yönlerin merkezi durumunda idi. O bakımdan, peygambere ait ne bir mezhep ve ne de bir yol vardır. Ancak O, bütün yolların ulaştığı merkezdir. Bu duruma göre, bir meşrep ve mezhebi olmayan Peygamberimiz, bütün mezhep ve meşrebin “mezhep ve meşreb’i”dir. Zira O, merkezdir. Merkezin ise yönü yoktur. Her muhit merkeze bağlıdır ve bu sebeple de her sahabenin bir meşrebi ve mezhebi vardır. Her Veli’nin mü’min in yolu Peygamber’e, yani Hakk’a gider. Nitekim Peygamberimiz: “Ehlibeyt im gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tabi olursanız, Hakk’a gidersiniz” hadis-i şerifi ile veli lerin (Evliya)nın  kendini temsil ettiğini ifade, buyurmuşlardır. 
 
   Mezhepler ve Meşrepler 
 
   Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) merkez olduğuna göre, O’na dayanan mezhep ve meşreplerin çeşitlerinin kısa da olsa ifade edilmesinde büyük faydalar vardır. Mezhepler itikadi, amelî, siyasî olmak üzere üç kısma ayrılır: 
 
    1 –  İtikadi mezhepler: Bunlar, inancın temel meselelerinde ihtilâf etmemiş, (kulun yaptığı işleri cebren mi yoksa kendi isteği ile mi yaptığı meselesinde olduğu gibi) kelamcıların ihtilâf ettikleri fer’î meselelerde ihtilâf etmişlerdir. Mesela 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 43》 ▪


selâ: Bütün mezhepler, İslâm inancının temelini teşkil eden Allah’ın birliği mevzuunda ittifak etmişlerdir. 
 
    2 – Fıkhî mezhepler: Fıkıh, insanların birbiriyle olan münasebetlerini, kul ile Allah arasındaki meseleleri, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye ölçüsüne göre tanzim eder. Kitap ve Sünnet hükmü bulunan mevzular dışındaki meselelerde ihtilâfların olması, Kitap ve Sünnetin mânâlarını iyice anlamaya ve onlardan çıkarılacak kıyaslamalara vesile olmuştur. Her fıkıhçı, diğer fıkıhçıların ulaştığı güzel görüşlerden istifade etmiş , bazen onlara tamamen katılmış , bazen de muhalefet ederek hiç katılmamıştır. Ama Ehl-i beyt ve Sünnet  itikadına dahil olan her mezhep, İslâm ’a ayna olmuştur. Bu yönü ile onlar istikametin tâ kendisidirler. 
 
    3 – Siyasî mezhepler: Siyasî mezhepler, İslâm’ın ruhuna mutabık olabilmek maksadıyla, devletin inanç kuralları içerisinde kalmasıyla ilgili meselelerden bahseden mezheplerdir. 
 
    Mezhepler gibi meşrepler de İslâm’da haktır. Meşrepler belli başlı 12 adet olmakla beraber, bunlara bağlı çok meşhur kollar da mevcuttur. Meşreplerin vazifesi; gönül yolu ile Allah’a gidişi, nefsi tezkiye ve terbiyeyi ve de ruhu yüceltmeyi programlamaktır. 
 
    Netice 
 
    İslâm, zamanımıza kadar bu iki ana yolla; mezhep ve meşreple gelmiş, fertler, cemaatler, milletler tarafından tatbik edilmiştir. Zamanımızın problemlerinin halli için de, İslâm’ın geçmişte olduğu gibi mezhep ve meşrep ölçüleri ile yaşanması gerekmektedir.

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《44 》▪

   
     MÜSAMAHA 
 
     İtidalin koruyuculuğu altında, istikamet üzere hedefe ilerleyen kurtuluş fırkasmın üyesi gerçek Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mensuplarının davranışlarına yansıyan, yansıması gereken yüce bir haslettir, müsamaha. 
Zihinleri taassubdan, söz ve davranışları tefrikaya yol açmaktan, ortaya konan hayırlı hizmetleri bencillik tehlikesinden kurtaracak, karamsarlık ve su-i zan bulutlarını  dağıtacak, hüsnü niyet ve gerçek kardeşliğin aydınlık ortamına, berrak sahiline ulaştıracak ölçü, müsamahadır. 
 
   İyiliği emretmek, kötülükten vazgeçirmeğe çalışmakla görevli tebliğciler olarak günümüzün hassas şartlarında müsamaha alanının en geniş kapasite ile ve nihai sınırına kadar kullanmak zorundayız. 
 
    Lügatte müsamaha; “bir hususta zorluk ve şiddet göstermeyip, kolaylıkla muamele etmek” mânâsına gelir. 
 
      Tebliğin, iyiligi emretmek, kötülükten vazgeçirmeye çalışmanın ana esprisini teşkil eden müsamaha, en şedit inkârcıdan, ihlâs sınırına erişmiş olgun, vasıflı bir mü’mine kadar geçerli olup muhtelif şekillerde tezahür eder. 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《44 》▪

 
     Küffâra Karşı Müsamaha 
 
   Üstünlüğü imanda ve takvada gösteren, bütün insanlığı Tevhid’e ve selâmete çağıran islâm; elbette ki insanlık içinde inanmayanlara da müsamaha ölçülerinde yer verecektir. 
 
   Önce şu esası tesbitte fayda vardır: Mü’minler kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında çok merhametli olmalıdırlar. Mü’minlerin küffara karşı şiddeti, küfrün en büyük zulüm oluşundan ve küffarın islâm’ın nurunu söndürmek istemesindendir. Cenab-ı Hak, Ehli beytten ve Ashab-ı Kirâm’dan bahisle;   
    “…Onunla beraber olanlar kafirlere karşı pek şiddetli, birbirlerine karşı ise merhametlidirler” buyurmaktadır. 
 
    Bu genel tesbitten sonra şunu belirtelim ki, tebliğde durum farklıdır. Sulh ortamında tebliğ esnasında, tatlı dil, güleryüz ve mütevâzi bir tavırla en güzel bir şekilde kâfirleri Hakk’a davet esastır. Bıkmadan, usanmadan, ürkütmeden, nefret ettirmeden tebliğ yapılır, inanmayanlar kendi iradeleri 
ile başbaşa bırakılır; zorlama yapılmaz. Zira, dinde zorlama men edilmiştir. 
 
   Cenab-ı Hak buyuruyor: “(Mü’min) kullarıma söyle: 
 
   (Kâfırlere) en güzel (söz) ne ise onu söylesinler” 12
 
    “Rabb’ının yoluna, hikmetle ve güzel öğütlerle çağır. Onlarla (inanmayanlarla) en güzel bir tarzda mücadele et” 13 
 
   Öte yandan, Tâhâ Suresinin 44. âyetinde Cenab-ı Hak, Musa Aleyhisselâm’â, Fir’avn’a rıfk ile muamele etmesini emretmiştir. 
 
   Yine müsamaha hususunda, İslâm azametinin bir göstergesidir ki, İslâmî bir hayatta küffar, dini inanç, ibadet ve kanaatlerinden dolayı baskı altına alınmaz, mabedleri yıkılmaz; hususî hayatlarında malları, canları ve namusları emniyet altına alınır. İslâmî havayı ihlâl etmedikçe bütün şahsî hak ve hürriyetleriyle beraber emniyet ve selâmette yaşarlar. Bir tasdik işi olan iman, bir takdir meselesi olan gerçekler, şahsın 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 46 》▪

bağımsız karar ve kanaatine bırakılır. Bu büyük müsamaha ölçüsüne İslâm ’dan başka hiçbir din ve beşerî telâkkî sahip değildir. 
 
   İslâmî Cemaatlerarası Müsamaha 
 
   İslâmî cemaatler arasında müsamaha daha da önem kazanmaktadır. Bir topluluğun kendi re’y ve kanaatini üstün görerek hiçbir uzlaşma zeminine yaklaşmaması, İslâmî bir tutum değildir. İhtilâfları önlemek için Cenab-ı Hak, Kitap ve Sünnet’e müracaatı emretmektedir. O halde İslâm topluluklan, yekvücut olma yolunda Hakk’ın ölçüsünde karar kılarak, şahsî kapris ve enaniyetlerini ayaklar altına almalıdır. Bunun için tek çare, İslâm’ın müsamaha ölçülerine sarılmaktır. 
 
   Bugün İslâmî topluluklar, Cenab-ı Hakk’ın razı olacağı nihai ve tek cemaate ulaşabilmek için O’nun bahşettiği müsamaha ölçülerini çok iyibilmek ve tatbike koymak zorundadırlar.  
 
    Bu hususta, “Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz” hadis-i şerifi düstur kabul edilmelidir.’ 
 
    Öyle ki; taviz derecesine varmamak, helâl ve haram hudutlarını ciddiyetle korumak kaydıyla; İslâmî cemaatler birbirlerine iyi niyet, hüsn-ü zan, muhabbet ve şefkat havası içinde eğilmelidirler. 
 
   Müsamahanın alâmeti,cemaatleşmenin şiârı ve Tevhid’in lüzumu için istişareye çok önem verilmelidir. 
 
    Cenab-ı Hak, istişare hususunda şöyle buyuruyor: 
 
    “Bütün işlerinde onlarla (Müslümanlarla) müşavere et. Bir işe azmedince de Allah’a dayan” 14. 
    “Hakikimü’minler Rablerinin davetine icabet ederler. Namazlarını dosdoğru kılarlar. Bütün işlerini aralarında istişare yaparlar…”15

arında istişare yaparlar…” . Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 47》▪

Kelime olarak, “danışma, karşılıklı fikir teatisinde bulunına. görüş beyan etme“ mânâlarına gelen istişare, islam’ın hüküm vermede benimsediği temel bir esastır. istişare, müşküllerin çözülmesi. meselelerin hallinde isabetli neticelere varılabilmesi için bir rahmet vesilesidir. istişare sonucu alınan karar. cemaatin şahs-ı manevisini temsil ettiği için de türlü şahsî kanaatini beğenme, ucub ve riya gibi hastalıklardan salinı olarak neticeye götürür. İstişare, mü minlerin alâmet-i farikasından biri olarak Kur’â n’da yer almıştır. İstişare sonucu alınan karar, gerçekte isabetli olmasa bile, bu karara uyulmasında ümmetin selâmeti açısından faydalar vardır. 
 
    Hususiyle günümüz Müslümanı, çeşitli yanılgılar sonucu pişmanlıktan kurtulmak istiyorsa istişareye azami önem vererek yaygııılaştırmalıdır. Bugünkü tefrika ortamında cemaatlerarası istişarenin önemi açıktır. 
 
   Ehl-i Sünnet’in teminatı durumunda olan mezhep ve meşrep ölçülerine bağlı kalmakla beraber; İslâm’ın geniş müsamahasını vasıf haline getirerek umman gibi geniş ve sâkin olmak, vakar ve ciddiyetle cemaatlerarası tâli ayrılıkları tefrika sebebi değil, fetva zenginliği kabul etmek, mezhep ve meşrepleri birer rahmet unsuru kabul etmek, hem zaruret ve hem de bir mükellefiyettir. 
 
    Nitekim, mezheplerarası müsamaha, bilinen bir husustur. Müçtehitler, birbirlerini takdir etmişler, birbirlerinin metodlarını kullanmış; eğer aralarında zaman farkı varsa birbirlerini hayırla yâd etmişlerdir. 
 
   Keza, bütün meşrep sahibi kâmil büyükler birbirlerini hüsn’ü zanla hatta daha da ileri giderek, sitayişle, medh’ü sena ile anmışlardır. Bu hususta pekçok örnek mevcuttur. 
 
   Acıklı bir durumdur ki, bugün mü’minler arasında cehalet ve taassubdan kaynaklanan ölçüsüz ithamlar, tekfire kadar varan vahim suçlamalar vuku bulmaktadır. Birçok mezhep ve meşrep mensubu katılık göstererek mezhep ve meşreplerin sebeb-i hikmetini anlamadan itham ve iftira kampanyasına 
 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 48 》▪

katılmaktadır. Belli ki, bu kimseler İslâm’ın geniş müsamahasından gafil bulunmaktadırlar. 
 
   ihtilâf noktalarına değil, ittifak noktalarına dikkat çekerek; genelde Kelime-i Tevhid’de ittifakı yeterli görmek, Kıble ehline kâfir dememek; tekfir etmenin itikâdî ve fıkhî ölçüsünü ve neticesini iyice hesaba katarak teenni ile hareket etmek, İslâmî cemaatler ve fertler için hayati bir zarurettir. 
 
    Bir kimseye kâfir demenin ölçüsü ve doğuracağı neticeler hususunda İmam-ı Gazali şu kaideyi nakletmektedir: 
 
   “Lâilâhe illellah Muhammedün-Rasulullah düsturuna samimi bir şekilde bağlı kaldıkları ve bu düstur ile tenakuz teşkil eden bir durumda bulunmadıkları müddetçe, yolları (mezhepleri) ne kadar farklı olursa olsun ehl-i İslâm’a dil uzatmaktan ve çeşitli mezhep mensuplarına “kâfir ’ demekten kaçınmalıdır. Ben diyorum ki; küfür, Hz. Peygamber’i, Allahü Teâlâ’dan getirdiği şeyler hususunda tekzip etmektir. İman ise, getirdiği şeylerin cümlesini tasdik etmektir… Bir kimseyi tekfir etmenin mânâsı, o kimsenin öldürülmesinin mübah olması ve ahirette cehennemde ebedî kalacağına hükmedilmesi demektir”. 
 
    Bir kimseyi elde delil olmadan küfürle itham etmenin ne büyük bir felaket olduğu, tekfir ediciyi de helâk edeceği hususu ortada iken hele günümüzde mü’minler, sözlerini çok iyi hesap etmeli, işin uhrevî mesuliyetini düşünmelidirler. “Yeterli delil olmadan bir mü’mine kâfir demek, söyleyenin küfrünü gerektirir”. Bu fetva bütün sahih kaynaklarda yer almıştır. Hadis-i şerifte de: “İki Müslümandan biri, diğerini küfürle itham ederse, bu itham mutlaka ikisinden birine raci olur”, buyurulmaktadır. 
 
    Fertler Arasında Müsamaha 
 
   İslâmî bir cemiyette sulh ve sökün; mü’minler arasında hoşgörü, yardımlaşma, saygı-sevgi ve merhametle sağlanır. 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 49 》▪

Mü’minler, kendine yakışmayan ve öldürücü sebepler olan; gıybet, dedikodu, su-i zan, hased, kibir, gurur, ucub ve riyaya düşmek, fitne-fesad çıkarmak gibi çirkin huylardan kaçınmalıdırlar. Nadiren vuku bulsa da, birbirlerinin eziyetlerine sabretmeli, dargınları barıştırmalı, karşılıklı olarak birbirlerinin hak ve hukukuna riayet etmeli, birbirlerinin mal, can ve namuslarını korumalıdırlar.

    Mü’min tevazu sahibi olmalı, kendini daima başkalarından küçük görmelidir. Her gördüğüne hüsn-ü zanla bakmalı; kendinden yaşlısını gördüğünde, tecrübesi ve ibadetinin çokluğuna; çocuk gördüğünde, günahsız ve büyüyünce büyük bir insan olacağına; bir günâhkar gördüğünde tevbekâr olup hidayete erebileceğine hükmetmelidir. Mü’minleri birbirlerine yaklaştıran, tevazu ve hüsn-ü zandır.

    Cenab-ı Hakk’ın; Halim, Muharrir, Sabür ve Vâsî gibi sıfatları, kullarına olan müsamahasının ne büyük boyutlarda olduğunu göstermektedir. O’nun rahmeti gazabını geçmişken; bu rahmeti kullarına daraltmak hiçbir fâninin hakkı ve selâhiyeti dahilinde değildir.

    Geçmişte İslâm, nurunu bütün dünyaya müsamaha ölçüleriyle yaymıştı. Keza, bundan sonra insanlık üzerine yeniden doğacak İslâm Güneşi de müsamaha şualarıyla gözleri aydın edecektir. Ne mutlu, İslâm’ı gereği gibi temsil edebilen şahsiyetli mü’minlere!

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 50 》▪

   MA’RİFETULLAH 
 
   İlk emri “Oku”, Rabb’ının adı ile okul olan İslâm’ın ilme verdiği değeri ne ilâhî, ne beşerî dinler ve ne de beşerî sistemler verebilmiştir. Kur’ân-ı Ken’m’de bu mevzu ile ilgili birçok âyet ve Peygamber Efendimiz’in birçok hadisi vardır. 
 
   İlmin, Islâm âlimlerine göre yirmiden fazla şubesi tesbit edilmiştir. Bir insanın bütün bu sınıflarda en mükemmel bir şekilde malumat sahibi olması mümkün değildir. O bakımdan bir veya birkaç sahada malumat sahibi olması daha kolaydır. Onun İçin İslâm âleminde hadis ilmi dendiği zaman Buhari’, Müslim, Ebu Davud… gibi Kütübü s-Sitte sahipleri; fıkıh ilmi dendiği zaman İmam-ı Azam, İmam-ı Şâfiî, Malik, Ahmet bin Hanbel; akâid ilminde Maturidi, Eş’âri; tasavvuf ilminde Abdulkadir Geylânî, Hasan el-Basrî, Cüneyd-i Bağdâdî… gibi isimler akla gelir. Bu zevatın herbiri İslâm’ı bilmekle beraber ancak bir veya iki vadide kendilerini yetiştirmişlerdir. 
 
   İlimlerin bazı şubelerini nakletmek istersek Fıkıh,Tefsir, Hadis, Tasavvuf, Kıraat, Dil, Akâid, Kelâm, Tarih, Tıp, Matematik, Astronomi, Coğrafya, Mantık… gibi dünyevî ve uhrevî olmak üzere birçok şubelerini zikretmemiz gerekecektir. 
 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 51 》▪

   Hiç şüphesiz ki, her ilim sahibi âlim, kendi sahasının lüzumuna ziyadesi ile inanır. Böyle bir inanca sahip olmadan da temsil ettikleri davayı temsilde yeterli olamazlar. 
 
   İslâm’ın ilim konusunu çok yaygın bir tabana oturttuğunu ifade ettikten sonra, bu makalemizde bütün ilimlere temel olabilecek marifetullah konusunun ele alınmasının faydalı olacağına inandık. 
 
   Marifetullah, kulun Allah’ı (C.C.) bilmesi ve Allah’a (C.C.) kendini bildirmesi ilmidir. Bu yolda nefis tezkiyesi, ruhu yüceltme, mücahede ve mücadele vardır. 
   Yunus: 
     İlim ilim bilmektir, 
     İlim, kendin bilmektir, 
     Sen kendini bilmezsin, 
     Ya nice okumaktır? 
 
 der. Gerçekten de insanın kendini bilmesi, kendinden Yaradan’ına gitmesi en zevkli ve en faydalı bir ilimdir. 
 
   İslâm’ın zahirî düsturlarını öğrenmeden ma’rifet ehli olmak mümkün müdür? Hiç şüphesiz ki, bir hükme varmak için İslâm’ın dört ana kaynağına bakmak lazımdır. Bu kaynaklar: (Kitap, Sünnet), {İcmâ, Kıyas-ı Fukaha’dır. }
 
    Bu mevzudaki âyet ve hadisler: Âyetler 
 
    “Bizim için mücahede edenleri bizim yollarımıza hidayet ederiz ” “Bildiği ile amel edenlere bilmediklerini Allah (c.c.) öğretir. Yani bunlar, mücahedeleri sayesinde Allah (c.c.) ile olurlar.  
 
    “… Muttaki olup Allah’tan (c.c.) korkan kimselere Allahü Teâlâ çıkacak yol verir (şüphe ve sapıklıktan onu kurtarır) ve ummadığı yerden onu merzuk eder ” “Bu âyet, bir insanı, öğrenme imkânı bulamadığı halde Allah’ın (c.c.) onu âlim, tecrübe etmeden zeki yaptığına delildir.
 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 52 》▪

“Ey iman edenler, Allah ’tan (c.c.) korkarsanız O sizin için Furkân yaratır ”18. Yüce Sübhân öyle bir nur verir ki, o nur sayesinde insan Hakk’ı bâtıldan ayırır, Hak ölçü üzerine olur
 
   “Allah kimin kalbini İslâm ’a açmışsa o, Rabbi katında bir nur üzere olmaz mı?” 19. Bu âyette de Allah’ın kullarına verdiği nur sayesinde kalplerin genişlediğine, bir nur ile hayatına devam ettiğine işaret vardır. 
 
    “Hikmeti dilediğine verir ” Hikmet Allahü Teâlâ’nın kelâmını anlamaktır. En büyük ilim de budur. 
 
    Hakikatleri iyice bilmek isteyenlere âyetlerimizi apaçık göstermişizdir”1 
 
    Biz ona tarafımızdan ilim öğrettik”22. Bütün ilimler Allah’tandır. Burada kastedilen ilim, dış tesirlerden uzak olan, kalbin derinliklerine atılan ilimdir. 
 
    Hadisler 
 
   “Mü’minin kalbi, Rahman olan Allahü Teâlâ’nın iki parmakları arasındadır ” 23′ “Zühd ve sükut sahibini bulduğunuz
da ona yaklaşın; çünkü o hikmet sahibidir . 
 
    Peygamber (sav.) Efendimiz, bu hadisi ile zühd hayatını Överek, zühd ehlinin ârif-i billah olduğunu ifade buyurmuşlardır. Esasen Allah’ı bilmekten daha güzel ilim olamaz. Ve yine bir hadiste Peygamberimiz: “Hiçbir şey mislinin bin tanesinden hayırlı olamaz, yalnız mü’min insan, bin insandan hayırlıdır ”buyurmakla Allah’ı bilen bir ârifin kalbi bin avama tercih edilmiştir. 
 
    “Cennet halkının çoğu saf kimselerdir, illiyyun makamı akıl sahipleri içindir” 6. “Bildiği ile amel eden kimseye Allahü Teâlâ bilmediğini Öğretir ve amelinde onu muvaffak kılar da Cennetini kazanır. Bildiği ile amel etmeyen kimse bildiğinden de şaşar, amelinde muvaffak olamaz ve cehennemi kazanmış olur ”. 
 
    Bütün bu âyet ve hadislerden çıkan netice şudur: İlmin 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 53 》▪

faydalı ve verimli olanı marifetullahtır. Allah’a kul olmaktır. Havfullah ve muhabbetullah sahibi olmaktır. Yoksa bu yolda kıyl u kâlin değeri yoktur. O halde zahirî düsturları bilmeden insanın marifet sahibi olmasına mani hiçbir hal yoktur. 

    İnsanların yukarıda mezkur hal ile hallenmeleri için kendi düşünce ve tutumları keyfî midir? Elbetteki hayır. Her yolda olduğu gibi marifetullah yolunda da mutlak bir öğreticiye ihtiyaç vardır. Bu seçkin zevatın vazifesi mâsivâda kalan iıısanları irşad edip Hakk’a vasıl etmektir. 

   “Bize kendi katından bir veli ver”23 âyet-i kerimesinden maksat “Bize senden sana gitmemizi gösterecek, bize kılavuzluk edecek bir veli ver”, şeklindedir. 

   “Onlar Allah’m hidayet ettiği kimselerdir. Onların hidayetine uy“29. Bu zümreye Cenab-ı Hak kendini tanımanın sırlarını kavratmıştır ve kendi hizmetine sevk etmiştir. İşte bunun mânâsı, “kullukta onların âdâbına uy, yoluna gir” demektir. 

    “Bu ümmet içerisinde kırk kişi İbrahim meşrebi üzerine, yedi kişi Musa meşrebi üzerine, üç kişi İsâ meşrebi üzerine, bir kişi de Muhammed (s.a.v.) meşrebi üzerine bulunur. Bunlar mertebelerine göre insanların efendisidir”30. Hz. Peygamber’in belirttiğine göre bunlarile yağmur ya ğdınlır. Allah bunlar vasıtası ile belâyı def eder ve bunlar yüzü hürmetine insanlan rızıklandırır. 

   Bu delillerden anlaşıldığına göre mü’min, Cenab-ı Hakk’ın seçtiği bir irşâd ehlini bulması gerekir. ‘ 

    İnsanların, Hak’tan kendine feyz lutfedilmiş olan bir zat ile bulunmaları, tutum ve davranışlarından istifade etmeleri ve böylece de feyizyâb olmaları, hem vazifelerinden ve hem de menfaatlerindendir. Nitekim mezhep imamlarımız dahi bu seçkin zevatı aramış ve onların terbiyesini kabul etmişlerdir. Meselâ mezhep irnamlanmızdan İmam-ı Şâfiî, Şeybân-ı Râî adında bir çobana intisab etmiş ve ondan tefeyyüz etmiştir. Kendisine “Senin gibi bir zat böyle bir bedevîden bilgi alır 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 54 》▪


mı?” diye somlduğunda, “Bu adam bizim bilmediklerimizi bilir” cevabını verirdi. Ve yine Ahmed bin Hanbel Hazrtleri, Ma’rufu Kerhi’ye başvurur, ondan sorar, ahzeder ve amel ederim. 

   Ahmed b. Hanbel’in Bağdatlı Ebu Hamza’dan tefeyyüz ettiği bilinen bir gerçektir. Hatta oğluna, “Süfilerle sohbeti tavsiye ederim. Onlar, ilimleri ile murakabeden edindikleri feyz ile Allah korkusunu hakkı ile tanımaları ile ve halkın mâsivâ ve abeslerinden uzak kalmaları ile âli himmet olunmakla bizi geçmişlerdir” buyurmuştur. 

   İmam-ı Malik ise “Tassavvu’f bilmeyen fakih fıska, tasavvufu bilip de fıkhı bilmeyen ise zendekaye düçar olabilir” buyurdu. 

   İmam-ı Gazzâlî, Necmüddini Kübrâ, Sühreverdî… gibi büyükler bu yolu hem yaşamış ve hem de tavsiye buyurmuşlardır. 

    Özet olarak ifade edecek olursak, ulemâ ve mezhep imamlarımız dahi, gönül yolculuğunda yani marifetullah sahasında, nefsi tezkiye mevzuunda mürebbiye (eğiticiye). öğreticiye ihtiyaç duyarlarsa, bizlere daha da fazla gerekmez mi? Elbetteki evet. O halde yapılacak olan iş: Hakk’a giden gönül kapılarını açacak, bizlere kılavuzluk edecek olan bir Hak dostuna elimizi vermemizdir. Bu yolda inananlara Cenab-ı Hak’tan rahmet ve hidayet ve daim tecelliye mazhar olarak feyizyâb olmalarını niyaz ederiz. 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 55 》▪

     ZÜBDE-İ KAİNAT KAMİL İNSAN 
 
    İyi bilinmesi gereken bir mevzu vardır ki, o da “Kâmil insan” meselesidir. Esasen “insan’ denen âlem, büyüklüğünün derece ve nisbetini bilse, O yüceliği korumak için azami gayret gösterir ve bu derece alçalmazdı. Allah (c.c.), “insan sırrı’nı anlayanlardan eylesin. 
 
   Bilelim ki, “Kâmil İnsan”, Abdulkerim Ciylî’nin dediği gibi: “Hem Hakk’ın, hem de halkın mukabilidir”. 
 
    Kâmil insan, bütün âlemlen’ kendinde toplayan âlemdir. İnsan, suret açısından küçük, mânâ açısından ise büyük bir âlemdir. Cenab-ı Hakk’ın sıfat ve esmâsının tecellisinden ibarettir. Bu sebeple onda hârikulâde hallerin görülmesi tabiîdir. Meselâ, peygamberlerde mucizelerin, evliyâda kerametleri’n zuhuru bu sebeptendir. Onun için hem mucize hem de keramet Allah’tan olunca, peygamber ve veliye uluhiyet atfetmek küfrü gerektirir. 
 
   Nasıl ki, peygamber ve veliye uluhiyet atfetmek küfür ise, onlarda zuhur eden mucize ve kerameti inkâr etmek de küfürdür. 
 
    Kâmil insan bu âlemin ruhu, âlem de onun cesedidir. Bu 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 56 》▪

mânâda önde (yani birincilik makamında) her zaman Pey- gamberimiz vardır. Ondan sonra diğer peygamberler, sonra da menebesine göre veliler gelir… 

   Bu konuyu izah ederken şu hususu da ifade etmek lazımdır. Bu âlemde sırrını keşfedemediğimiz birçok âlemler vardır. “Gâib Âlemi ’ denilen âlem de bunlardandır. Insan, yaratılışı münasebetiyle bu âlemi de keşfetme ve yaşama kabiliyetine sahiptir. 

    Bilinen bir gerçektir ki, âlem, madde ve mânâ olmak üzere iki âlem olarak yaratılmıştır. İnsan ise hem madde âlemini, hem de mânâ âlemini görüp duyabilecek ve hatta her ikisini de yaşayabilecek mahiyette yaratılmıştır. İnsanda madde âlemini algılayacak organlar “beşduyu’ dediğimiz organlardır. Bunlar kesinlikle maneviyat âlemini göstermez ve o âleme ait şahitlikte de bulunamazlar. İnsanın aynen bu madde âlemi gibi, mânâ cihetini gösteren (algılayan) manevi gözü ve kulağı vardır. 0 göz ve kulakla mâneviyat âlemini tanımak ve bilmek mümkün olamaz. 
    Küfrü ve nifakı sebebiyle mânâ gözü ve kulağından mahrum olmuş insan, hakiki kör ve sağır olandır. 

    Nitekim Kur’ân-ı Kerim: “Allah onların kalplerine, kulaklarına mühür vurmuştur. Gözlerinin üzerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır”32 meâlindeki âyetle bu gerçeği anlatmaktadır. 

   Şimdi gerek kalb kulağı ve gerekse kalb gözünü kaybeden insandan, bu âlemleri görmesini beklemek mümkün değildir. İnsanın gerçekten insan olabilmesi için mâneviyat âlemine açılan kalb organlarını (mânevi cihazlarını) çalıştırması zaruridir. 

    İnsan madde yönü ile hayvanları, mânâ yönü ile de melekleri temsil eder. Ancak o, ne melek ne de hayvandır. Maddî esaretten kurtulup mânâ âleminin zevkine ererse meleklerden üstün, maddeye esir olursa hayvanlardan da aşağı olur. A’râf suresinde; “….. Onların kalbleri vardır. Fakat bu kalblerle 
 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 57 》▪

gerçeği anlamazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, fakat işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidir; doğrusu daha sapık ve şaşkındırlar. Gam olanlar da işte bunlardır” 33 buyrulmaktadır. 
 
   Özetle diyebiliriz ki, kâmil insan her iki âlemi de seyreden, keşfeden, bilen ve bildiren bir aynadır. Onun için bir kudsî hadiste, “Yere ve göğe sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım” buyruldu. Kısacası o (kâmil insan), kalbi ile sonsuz bir âlemdir. 
 
    Yaşayış ve idrakleri bakımından insanları üçe ayırmak gerekir: 
 
    1▪Yalnız hayvanî duyguları ile dünyada hayvanî bir hayat yaşayanlar, 
    2▪ Yalmz mânevî hayat yaşayanlar, 
    3▪Maddî ve mânevî hayatı birleştirip, her ikisini de yaşayanlar. 
 
   Âlemi değerlendirmede ve yaşamada en üstün hal üçüncü haldir. Ne dünyası için ahiretini, ne de ahireti için dünyasını terketrmemiş insandır, kâmil insan. O, her ikisini de Allah için yaşayandır. Halk içinde Hak ile olmak, halk ile Hakk’ı unutmamak esastır. Bu hal, kâmil insanın halidir. 
 
    Kâmil insan, Hakk’ın zatında yokluk içindedir. Ve o, her hali ile Hakk’ı zikirle meşguldür. Onun ziki’ hem hafi, hem cehrî ve hem de hâlidir. 
 
   İnsan-ı kâmil, insanları Hakk’a götürmekle de mükelleftir. Denilebilir ki, irşad, onların başta gelen görevidir. Onlar, irşad ettiği öğrencilerine yaş- ayışlarıyla örnektir. Kısaca onların dersi dil ile değil, hâl iledir. 
 
   İrşad ehli madem ki hali ile (yaşayışıyla) örnektir, o halde onun hem dünya, hem de ahireti için çalışması örnek olmalıdır. 
 
   İnsan-ı kâmil, geçimi için başkalarına el-avuç açan insan  
 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 58 》▪

değildir. Bilâkis bu vadide de himmetini insanlardan esirgemeyen insandır. 
 
   İnsan-ı kâmilin vazifelerinden biri de bilgisizlik ile cahil kalmış insanlara, Hakk’ı tanıtıp kafaca ve ruhca insan yapmaktır. 
 
   Nisa suresinin 75‘inci âyet-i kerimesinde Yüce Rabb’imiz, “Bize kendi katından birveli ver” ve yine En’am suresinin 90’ıncı âyetinde, “Onlar Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir; onların hidayetine uy” buyurarak insan-ı kâmillen’ insanlara öğretmen kılmış, insanlar da onların öğrencileri olmuşlardır. Onların bu mümtaz vazifelerinden dolayı, Allah indinde özel mertebeleri ve mevkileri vardır. Nitekim Yunus suresinin 62’nci âyet-i kerimesinde: “İyi bilki, Allah’ın velilerine korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir, de” buyurulmaktadır. Cenab-ı Hak, bu kullarının işlerini gördüğüne dair de A’raf suresinin 196’ncı âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır: “O, salihlerin işlerini görür.”
 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 59 》▪

   Kâmil İnsanlar Zirvesi

   ÂLEMLERE RAHMET HZ.  
   MUHAMMED  (s.a.v.) 

    Vahyin sırrına ermiş peygamberler, Cenab-ı Hakk’ın lütuflarına mazhar olmuşlardır. Bazıları meleküt âlemini, bazıları göklerin esrarını, bazıları mahlukatın hükümdarlığını, bazıları Cennetin ahvalini ve yine bazıları da Cenab-ı Hakk’ın âyetlen’ni seyr ve müşahede eylemislerdir. 

 
    Her Peygamber ve velinin arzulayıp yükselmek istediği en üstün makamlara ve hatta Cemalullah’ı müş ahedeye, mükâlemeye yükselen tek seçilmiş nebi, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. Bu yönü ile O; Halilullah’tır, Habibullah’tır, Kelimullah’tır. 
 
    Cenab-ı Hakk’ın ruh olarak yarattığı ilk insan olmasına rağmen, maddesiyle bu âleme en son peygamber olarak teşrif etmiştir. Bir kudsi hadisde; “Sen olmasaydın, sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım”, buyurulmuştur. Bu yüzden Peygamberimiz, sebeb-i hilkattır. Bu münasebetten olacak ki, O’na, Fahr-i Âlem de deniyor. 
 
    Sebeb-i âlem olan Peygamberimiz, aynı zamanda Rahme- 
 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 60 》▪

ten li’l-âlem indir. Nitekim “(Ey Muhammed), biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik ” buyurulmuştur. 
 
   Sadece âsi ve mücrimlerin şefii olmayıp veli ve nebilerin de şefiidir. Şöyle ki: Rüz-i Mahşerde peygamberler, Peygamberimiz’in haklarında şefaat etmelerini niyazdan sonra Cenab-ı Vacibü’l-Vücud’un emir ve müsaadesiyle şefaat edebileceklerdir. Bu yönü ile O’na “Şefi-i Ruz-ı Ceza’ denir. Bunun için O, hem dünya ve hem de ukba için hidayet ve feyiz kaynağı olmuştur. Burada söz yine Mahmud Hüdai’nin olsun: 
   “Kudumun, âleme zevk ü sefâdır, yâ Resulellah!
     Zuhurun, derd-i Uşşaka devadır, yâ Resulellah!” 
 
   Mübarek vücutları, Hakk’ın nisbet kokularını taşırdı. Bazılarının zan ve iddia ettikleri gibi O, sadece bir beşer değildir. O, bir beşerdir ama, Tecelligâh-ı Hak olan bir beşer… Kulluk makamında ekmel bir kul… 
 
    Hâtemü’l-Enbiya olan Peygamberimizin, Hakk’ı gösteren ayna olmasıyla da adı, Mirâtü’l-Hak olmuştur. Kur’ân’da; “Biz seni (ümmetine) şâhid, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik ”; “(Ey iman edenler!) Allah’a ve O’nun Peygamberine itaat edin…”36, buyuruluyor. 
 
   O, bir âlemdir; o âlemden de Hak görülür, Hakk’a gidilir. 
 
    Peygamberimiz, aynı zamanda ’canlı Kur’an’dır. Yani mücerret hakikatler, Peygarnberimizde müşahhas hale gel-
miştir. 
 
   Nitekim, bu mânâya işaretle Cenâb-ı Hak; “O, hevadan konuşmaz, O(na inen Kur’ân veya O’nun söylediği sözler, kendisine vahyedilen vahiyden başka birşey değildir”3 , buyurmaktadır. Onun için, O’nun sözleri hükümdür; inkârı mutlak küfürdür. Ve O, kemâli ile insan-ı kâmildir. Mutlak insan-ı kâmilden murad da Hz. Fahr-i Âlem Efendimiz’dir. Varlıktan soyunup yoklukta Hak ile olmak, yok olma nisbetine göre O’nu temsil eder; yani kemâl nisbetine göre-
 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 61 》▪

Buraya gelmişken şu hususu beyan etmek zaruridir Cenâb-ı Hak, bu büyük âlemini ’insan ’ denilen usta (mimar)için bir malzeme yığını olarak yaratmıştır. Durum bu olunca; kâinat malzemesini şekilden şekile sokacak insanın mükemmellik durumuna göre bu âlem şekil kazanır, değer alır, huzur ve saadet olur. 
 
    Şimdi zübde-i âlem olan Fahr-i Alem Efendimiz’in kemâli, mukayese edilemeyeceğine göre, kâinatO’ nun döneminde ekmel devrini yaşamıştır. Bunun ıçin de O’nun devrine “Asr-ı Saadet’ veya “ Nur Asrı’ yahut “Asr-ı Hidayet’ denir.Bu devirde yaşayan Ashab’m örnek hayatı hiçbir devirde yaşanamamış ve Ashab gibi ekmel bir nesli tarih kaydedememiştir. 
 
   O kâmile veraset, ne nisbette fazla olursa, o devir, O asır, Asr-ı Saadet’in devamı veya parçası olur. 
 
   Asrımızın maddî ve mânevî bunalımda olması, o ekmelin vârislerinin azalması ve beşerin Vâris-i Resulullah’a ters düşmesi sebebiyledir. O kâmilin hakikatlerine ters düşmek, saadeti temin etmede kâinatı şekillendiren mimarlardan mahrum olmak demektir. 
 
   Fahr-i Alem buyuruyor: “Bu ümmet içerisinde kırk kişi İbrahim meşrebi üzerinde, yedi kişi Musa meşrebi üzerinde, üç kişi İsa meşrebi üzerinde, bir kişi de benim meşrebim üzerinde bulunur. Bunlar, mertebelerine göre insanların efendisidir’. ’ 38 Peygamberimizin belirttiğine göre bunlar ile yağmur yağdırılır. Allah, bunlar vasıtasıyla belâyı def ’eder ve bunlar yüzüsuyu hürmetine insanları rızıklandırır. . 
 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 63 》▪

    Âdem in kalıbı topraktandır. O’nun bu kısmı çürümeğe, yok olmağa mahkumdur. Henüz O çürümeden, insan yokluğa mahkum olursa, onun adı ‘kul’ olur. Onun için beni âdemden kul, kuldan da beni âdem olur. insan, kul âdem olursa, Hak katında varlık iddia edemez. 
 
    Hak Teâlâ Kur’ân’da: “…. ona ruhumdan üflediğim zaman hemen ona secdeye kapanın” 40 buyurdu. 
 
   Şimdi tezekkür et, tefekkür et. Sende hangi hazine var. Sen, o yönünle “hazreti insan’sın. 
 
    Şimdi çamur kalıbından çık, yani, varlık elbisenden soyun; sana üflenilen ruh ol, hazreti insan, insan-ı kâmil, eşref-i mahluk…ol. 
 
   Eğer, o kalıbı terketmezsen, oseni mutlaka terkedecek: “Her nefis ölümü tadacaktır41 buyurdu Yüce Subhân. O halde, bu terk (yani, beden kalıbının terki), sünnetullahtır. O seni terketmeden onu sen terkedersen, sen kârlı çıkarsın. 
 
   Yani, “hazreti insan’ olursun: Başka bir adı, insan-ı kâmil… Hz. Adem (a.s.) terk etti; peygamber oldu. 
 
    Hz. Muhammed (s.a.v.), en güzel terk ile, en mükemmel peygamber ve insan oldu. Yalnız peygamberlerin beden kalıbını terki, ihtiyari olmaktan ziyade, Allah’ın [c.c.] lütfu, keremi, ihsanı ve hidayeti sayesinde gerçekleşir. 
 
    Şimdi düşün! İyice düşün ve karar ver. Bak, 0 seni terkederse, zararın çok olur; âdem olamazsın, insan hiç… Yunus bu vadide: “Bir ben vardır bende, benden içerü” ve yine “Süleyman var, Süleyman’dan içerü” dedi. 
 
    Kalıbın içinde o var. Niyazî: “Çekilirsen aradan, geri kalır Yaradan” der. 
 
    Kur’ân’da: “Meleklere: “Adem’e secde edin demiştik, hemen secde ettiler; yalnız İblis diretti, böbürlendi, inkârcılardan oldu”’42‘ buyurulmaktadır. 
 
Aslında secde edilen âdem değil, Adem’de zuhur eden 
 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 64 》▪

   Hakk’ın üflediği ruhtur. Ona secde edilmesi emrolundu. 
 
   İlk imtihan böyle oldu. Allah (c.c.), Adem’in çamurdan kalıbı ile Zâtı’nın tecellisini setrederek (gizleyerek) melekleri denedi. Melekler, bu nükteyi kavradılar ve Adem’e secde ettiler. Yani Allah’a secde ettiler. İblis, Adem’in kalıbına takıldı; çamur kalıbına. Ondaki eli göremedi; o da benliğini (kalıbını) ileri sürdü, “Beni ateşten yarattın” 43 dedi, üstün lüğünü iddia etti. 
 
    Neticede İblis, secde etmedi. O’nun secde etmediği Âdem değil, Hak Sübhânehu ve Teâlâ idi; yalnız emir ciheti ile, ruh ciheti ile… 
 
    Meleklerin Adem’e secdesi aslında Hakk’adır. Adem’e meleklerin secdesi “Ben ona kendi ruhumdan ütledim” sırrına ermesidir. Şimdi, Âdem oğlundan her kim ki beden çuvalını yırtar; yani, yokluk ülkesinde olur, ona da Âdem gibi teveccüh edilir, ona rabıta edilir. Ona rabıta da Hakk’adır. Yani, “Ben ona kendi ruhumdan üfledim” gerçeğinedir. 
 
    Düşün ve idrak et… 
 
   Bu bir deneme idi. Hak olan ve Hak’tan olan bu denemeyi kazandı. Her nebi de denendi. Meselâ: Hz. Musa’ya (as.) Mukaddes vadide: “Ey Musa! pabuçlarını çıkar. Çünkü sen, Mukaddes vadide Tuva’dasın” 44 denildi. Bu hitap, bir ağaçtan geldi; Musa teslim oldu, emredilene uydu. 
 
    “Kulun âdemiyeti’ ibadetle mümkündür. İbadet, kulu varlıktan soyar, Hak varlığına iletir, hazırlar. O bakımdan, ibadetsiz Hak bulunmaz ve ibadetsiz de kul olunmaz. 
 
   Kul için şart olan ibadet, âdem için farzdır. Düşün, anla… 
 
    Sen, hem âdem hem de kulsun. Ama peygamber olan Hz. Adem değil, kendi varlığında yok olan âdem. 
 
   Şayet insan kendi varlığında yok olursa,ibadetin direği namazdır ve “Namaz dinin direğidir” mânâsiyle münasebettar olarak namazda kul, “âdem’ olur. 

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 65 》▪

   İnsan namazda âdem olur, yok olur; tecelliye erer. 
   Peygamber buyurdu: “Namaz, mü’minin miracıdır”. Namazda Beytullah’a dönülür: çünkü, Subhân emretti: “Yüzünü Mescid-i Haram’a çevir” 45
   Hz. Adem’in kalıbı topraktan, Beytullah’ınki de taştan topraktan… 
   Şimdi iyi düşün: “Adem’e secde et” emrine uymayan İblis ile, “Yüzünü Mescid-i Haram’a çevir” emrine ters düşen insanın ne farkı var?!.. 
   İyi düşün! Beytullah’a yönelmek Tevhid içindir. Hâşâ, ona tapmak söz konusu değildir. Şimdi Beytullah’ı yok farzedersek o zaman insanlar birbirine secde etmiş olurlar. Ama hakikatte insan, insana da secde etmiyor; ona tecelli eden Allah’a… O halde hakiki Beytullah sendedir. Peygamber buyurdu: “Allah (c.c.), sizlerin cisminize ve suretinize bakmaz, bilâkis kalplerinize bakar” 46.
 
▪1-Yâsin Suresi,33/ ▪2:Yâsin Suresi,37/ ▪3:A’raf Suresi, 172/▪ 4:A’raf Suresi,172 /▪5:Nahl Suresi,69/ ▪7:Buhari/▪ 8:A’raf Suresi,43/ ▪9:A’raf Suresi,143/ ▪10:Buhari/ ▪11:KafSuresi,22/ ▪12:İsrâ Suresi,53/ ▪13:Nahl Suresi,125/ ▪14:Al-i İmran Suresi,160/ ▪15:Şurâ Suresi,35/ ▪16:Ankebut,69/▪17:Talâk,2-3/ ▪18:Enfal,29/ ▪19:Zümer,22/ ▪20:Bakara,269/▪ 21 :Bakara,1 18/ ▪22:Kehf,65/ ▪23:Müslim/▪ 24:1bni Mâce!▪ 25:Taberani/▪ 26:İhyâ/ ▪27:1hyâ/▪ 28:Nisâ.75/▪ 29:Enâm,90/ ▪30:Sü1emi ve Tasavvufi Tefsiri; S.Ateş;S,200/ ▪31:1hyâ/▪ 32:Bakara,7/ ▪33:A’raf,179/ ▪34:Enbiya,107/ ▪35:Fetih,8/ ▪36:Enfâl,46/▪ ▪37:Necm,3-4/ ▪38:1mam Ahmet b. Hanbel, Kitabü’z-Zühd/ ▪39:Bakara,30/▪40:Hicr,29; Sa’d,72/▪ 41 :Enbiya,35\▪42:Bakara,34/▪43:A’raf,12/▪44:Tâhâ,12l▪45:Bakara,l59/▪46zMüslim. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla