“MAKALAT “İkinci Bölüm

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 69 》▪
TASAVVUF ve MİSTİSİZM
Zamanımızda, bazı çevrelerce, tasavvufla mistisizm karıştırılmakta; tasavvufun mistisizmle aynı olduğu veya bunların birbirlerinden ilham aldığı intibalan yaygınlaşmaktadır.
Meselenin mahiyetine nüfuz edebilenler, ehl-i basiret bilir ki, tasavvufla mistisizm, istinat ettikleri doktrin, kâinat ve hayat görüşleri itibarıyla tamamen farklı menbalardan kaynaklandıkları gibi; mânâ, menşe ve mahiyet olarak da apayrı mefhumlardır. Tasavvufun çeşitli mistisizm tasniflerinden birine sokulması, vahim bir hata olduğu gibi, söz konusu mefhumların ‘ Allah ’, “ Kâinat, “ hayat ’ ve “ iç duyuş’ gibi ortak konularla meşgul olmaları, onların birbirinden mülhem oldukları mânâsına gelmez.
Meseleyi mefhum kargaşalığından kurtarmak için mistisizm ve tasavvufu kendi kültürel yapı ve kavramları içinde tetkik etmek zaruridir.
Mistisizm Nedir?
Mistisizm, 1804 yılında Lâtince “mysticus” kelimesiyle Fransız diline girmiş itikadi duyuş, sezgi ve duyguda aşırılığı olan filozofik bir doktrinin; bir felsefi ekolün adıdır. Mistik

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 70 》▪

(mystique) kelimesi ise, 1390 yılında Lâtince “mysticus”, gramerde “mustikos” (sırlarla ilgili) anlamına gelen kelimeden türemiştir. Dini çevrelerde: Ruhâni adam, akıl üstü olaylar,bâtıni itikatlar ve sırlarla ilgili kişi demektir.
 Mistisizm, Eflatun’un İdealizm’inden büyük Ölçüde etkilenmiş felsefi bir ekoldür.
Görüldüğü gibi, kelime olarak Batı kültürünün bir meyvesi olan mistisizm, psikolojik ve felsefi bir nazariye olması bakımından da tamamen Batı menşe’li beşerî bir telakki olup, İslâm’ın tasavvuf gerçeği ile en küçük bir yakınlığı yoktur.
Tasavvuf Nedir?
Tasavvuf, Hakk’a kurbiyet yolunda marifet ve muhabbeti elde etmek ve neticede, yaratılış gayesi olan Rızâ-i Hakk’a kavuşmak için nefsi terbiye ile kemâle doğru seyrettirme yolu ve metodudur.
Yine tasavvuf, dengeli bir psikolojik yapı ile halk içinde Hak ile olabilmektir. “Halk içinde Hak ile olabilmek” tasavvufun gaye ve neticesini birleştiren bir sır, bir prensiptir. Yani ne halktan k0puk bir ruhanî hayat ve ne de Hakk’tan uzak bir başıbozukluk… Her ikisini de reddeden tasavvuf, insanlık için kemâl yolunu temsil eder. Kemâle doğru seyrettirdıği insanların, cemiyetteki fonksiyonunuda ortaya koyar. Kısaca tasavvuf, bir yönü Hak ile diğer yönü halk ile olan çift yönlü insan yetiştirir ki bu insan; Allah’a marifet ve itaatle, mahlukata şefkat ve merhameti birleştirir. Zaten Yüce İslâm’ın, halifetullah sırrına mazhar olan insana kazandırmak istediği espri de budur.
 Tasavvufun kazandırmak istediği misyonu kavrayan ve ona talip olan insan için zirvedeki nümune, Resul-i Ekrem (s.a.v.)’dir. Daha sonra O’nun vârisleri gelir. Resul-i Ekrem (sav)’in hayatına baktığımızda görürüz ki, O, bir an bile Hak’tan gafil olmadığı halde halk içinde dengeli bir hayat sürmüş, ticaretten, aile hayatından, cihad meydanlarına kadar hep başı çekmiştir. O’nun varislerinden, nur yumağı gönül

Birinci Bölüm <> sayfa ▪ 《 71 》▪

lere sahip olanlar, Ashab-ı Kirâm, Tabiin ve Tebe-i Tabiin nesli, aynı fonksiyonu icra etmişlerdir. Keza Selçuklular devrinde kurulan, Osmanlı’da devam eden Ahilik ve Lonca gerçeği. ayrıca Osmanlı’da ordu disiplini, tasavvuf mektebinin hayatı bütünüyle kucaklama tezahürlerinin sonucudur. İşte tasavvufun ortaya koymak istediği, mukaddes emaneti taşıyacak, insanları ihyâ, dünyayı imar edecek ve Hakk’ ın mesajını en ücra köşelere ulaştıracak kâmil, maharetli simaları yetiştirmektir.
Evet, tasavvufun kazandırmak istediği “Oluş sırrı’nı formüle eden prensip; “Halk içinde Hak ile beraber olmak…”
Hak ile nasıl olunur?
İnsan, kalbini ıslah edip “ihsan” sırrına erınekle her an Rabb’i ile olma şerefine nail olur.
Tasavvufta aslolan, vücudun pây-ı tahtı hükmünde olan kalbin ıslahıdır. Resul-i Ekrem (sav.) buyuruyor:
“İyi bilin ki, vücutta bir et parçası vardır ki, o düzelirse bütün vücut düzelir, o bozulursa bütün vücut da bozulur, dikkat edin o kalb’dir”1.
 Ve tasavvufun hedeflerinden biri de, taliplerin “ihsan”sahibi olmalarını sağlamaktır. Hadiste belirtildiği üzere; “İhsan, Allah Teâlâ’yı görüyormuş gibi ibâdet etmektir”2.
Görüldüğü üzere tasavvuf, nass ile sabit, bütün Hak dostlarımn hayatıyla yaşanmış, İslâm’ın öz müessesesidir.
İnsan, bu hali ancak tefekkür ve zikirle ve de kâmil insanların rehberliği ile kendi iç âleminde gerçekleştireceği büyük inkılâbla (cihad-ı ekberle) elde edebilir. Bu husustaki nakli delillerle nefsine yönelen insan, mal, mülk, makam ve rütbenin, ehl-i iyalin fayda vermeyeceği o büyük güne hazırlık için mücâhede eder. Tasavvuf bu ruhu verir.
“Ey insanlar, Rabb’inizden korkun. Ne babanın evladına, ne de bizzat evladın babasına, hiçbir şeyle faide

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla