DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

SAYFA ▪ 57▪

 ALEMLERİN EFENDİSİ TEŞRİF EDİYOR

Habibullah (sav), Mekke’de, Rebiü’l-evvel ayının onikinci Pazartesi gecesi sabaha karşı dünyaya gelmiştir (M.570). Böylece, Hz. Adem den beri devam edegelen ”Peygamberlik nuru” sahibini bulmuş oldu. Babası Abdullah, Peygamberin doğumundan iki ay önce vefat etmiştir. Annesi Vehb kızı Amine, doğumda diğer kadınlar gibi eziyet çekmemiş, hatta ağırlık bile hissetmemiştir. Hamileyken, bir gece rüyasında, tanımadığı bir kimse gelip; ”Sen, âlemlerin hayırlısına hamilesin; doğduğunda adını Muhammed koy”, diye ikazda bulunmuş; doğum anında da heybetli bir ses duyarak irkilrniştir. Beyaz bir kuş, kanadıyla Hz. Amine’nin arkasını sıvazlamış, kendisine beyaz bir kâse içinde şerbet sunmuşlardır. Şerbeti içtiğinde, her yanını bir nur kaplamış ve Muhammed dünyaya gelmiştir. Annesi; ”Etrafında birçok hatun toplandı. Ne zaman ki Muhammed vücuda geldi; baktım, mübarek başını secdeye koydu; ellerini kaldırdı,

SAYFA ▪ 58▪

duada bulundu”, şeklinde anlatıyor. Hz. Muhammed (sav) sünnetli doğmuştur. Doğduğunda sırtında ve omuzlarında peygamberlik mührü vardı. Onu meleklerin yıkadığını, kay. naklar bize bildirmektedir.

■ Doğumuna arz şehadet etmişti

Resülullah (sav) doğduğu gece, yeryüzündeki birçok put düşüp kırılınıştır.

☆ İran hükümdarı Kisra, kemerli bir saray yaptırmıştı. Ondört kulesi vardı. O gece, kulelerin bütün şerefeleri yıkıldı.

☆ Kisra, Dicle kenarında da büyük bir bina yaptırmıştı. Resülullah (sav) doğduğu gece Dicle nehri taştı, binayı yerle bir etti.

☆ Mecusîlerin asırlardan beri yanan ateşleri yine Resülullah’ın (sav) doğduğu gece sönmüştür.

O zaman, Araplar arasında âdet olduğu üzere, çocuğun sütanneye verilmesi kararlaştırıldı. Ancak hiçbir sütanne, yetim bir çocuğu almak istemiyordu. Bu arada amcası Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe, çocuğu bir müddet emzirdi. Kardeşinin oğlunun doğumuna sevinen Ebu Leheb’in, onun şerefine Süveybe’yi azad ettiğini ve bu yüzden Efendimizin doğduğu gün olan her pazartesi günü azabının biraz hafiflediğini kaynaklar bize bildirmektedir.

Sonunda Benî Sa’d kabilesinden Halime binti Ebi Züeyb, Hz.Muhammed’i kabul etti. O sırada Benî Sa’d yurdunda kıtlık vardı. Hz. Halime, bebeğin gelişiyle ineklerin sütünün arttığını, çadırın etrafının yeşilliklerle dolduğunu, evine bereketin geldiğini ifade ediyor. Resülullah (sav), bu göçebe sütannenin yanında oldukça sade bir hayat geçirmiştir. Gündüz otlakta sürü –

SAYFA ▪ 57▪

lere bakıyor, aileye yardım ediyordu. Çoğu zaman, yalnızca hurma ve süt ile yetiniyorlardı. Hz. Muhammed (sav) süt kardeşleriyle kırlarda oynuyor, koyun güdüyordu. Bir defasında, süt kardeşi Şeyma’nın omuzunu bilinmeyen bir sebeple o kadar kuvvetli ısırıruştı ki, izi ömür boyu silinmedi. Yıllar sonra bir savaşta esir düşen Şeyma’ yı, Resülullah (sav) bu yara izinden tanımış, gözleri yaşarmıştır.

Yıne ’Şakku’s-Sadr: göğüs yarılması’ hadisesi de Hz. Halime’nin himayesindeyken meydana geldi. Kırda oynayan Hz. Muhammed’in yanına gelen Cebrail (as) onun göğüsünü yararak, kalbini çıkardı. Küçük bir parçasıru göstererek; “Bu şeytanın sendeki nasibidir”, dedi. Ve kalbini Zemzem suyuyla yıkayıp yerine koydu. Bu olay, Allah’ın onu seçti ğinin işaretlerinden biridir.

Hz. Halime, (Hz.) Muhammed’i kendi çocuklarından fazla seviyordu.. Daha ilk günden, ondaki farkhlığı hisseden Halime,
onu gözü gibi koruyordu. Resülullah, sütannesinin sağ göğsünden emer, sol göğsünü kardeşlerine bırakırdı. Beş yaşını doldurduğunda, ondaki mucizelerden ve üstün hâllerden ürken Hz Halime, çocuğu annesine teslim etti. Kısa bir süre sonra annesi, zenci cariye Ümmü Eymen ve bir hizmetçi ile Medine’ ye hareket ettiler. Neccaroğulları kabilesinden birinin evinde ikâmet edildi. Resülullah’ın babasının kabrini de ziyaret etmişlerdi. Resülullah, bu gezi sırasında bir su birikintisinde yüzme
Öğrendiğini ve Üneyse isimli bir akraba kızıyla oynadığım hatırlayacaktı.

Hz. Amine, dönüş yolu üzerinde Ebva denilen yerde vefat etti ve oraya gömüldü. Resülullah (sav) o sırada altı yaşında
bilinmiyordu. (Hz. Amine’ nin birçok şiirlerinin bıılunınası, ail e erkekler kadar kadınların da fikrî seviyelerinin yüksekli

SAYFA ▪ 60▪

ğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir).

Zenci cariye Ümmü Eymen ile, Mekke’ye dönen (Hz.) Muhammed’, epeyce yaşlı olan dedesi Abdülmuttalib’e teslim Edildi. Şefkatli bir insan olan Abdülmuttalib’in, öksüz ve yetim torununa gösterdiği sevgi pek büyüktü.

Abdülmuttalib, köklü bir tevhid inancına sahipti. Resulul. lah’ın çocukken onunla birlikte Hira dağına çıktığı ve inzivaya çekildikleri rivayet edilir. ‘

Peygamberin ecdadından Abd Menaf oğlu Haşim, cömertliği

ile tanınan bir tüccardı. Kervanlarınm yolu Medine’den geçerdi Haşim, burada güzel bir dul kadınla evlendi ve bu evlilikten Abdülmuttalib doğdu. Kendisini yüksek karakterli bir insan olarak görüyoruz. Oldukça olaylı bir şekilde izi kaybolan Zemzem suyunun yerini gördüğü bir rüyaya dayanarak o bulmuştur. İnançlı bir insan olan Abdülmuttalib, on çocuğu olduğu halde birini Allah’a kurban adamıştı. Dua ve isteği kabul olunca Abdülmuttalib, çocukları arasında kura çekti ve kurban olarak -Resulullah’ın babasıAbdullah çıktı. Bir kadın kâhinin (Arrafe) tavsiyesi üzerine belli sayıda deve ve Abdullah kuraya kondu. Oğlu her çıkışında Abdülmuttalib kurban edilecek hayvan sayısını arttırıyordu. On deve ile başlayan kura, hayvan sayısı yüz’e gelince son buldu ve yüz deve kurban edildi.

Bu adağıyla, bize Hz. lbrahim’i hatırlatan Abdülmuttalibı torunu Hz. Muhammed (sav) namına Allah’a her dua edişinde duası kabul olunurdu. Dedesi vefat edince, Hz. Muhammed diğer dört amcasına tercihan, Ebu Talib’e emanet edildi. Çünkü güvenilir, zeki, cömert ve iyi kalpli biriydi. Diğer amcası Ebu Leheb ise, kendini içkiye ve kolay hayata vermiş bir ahlâksızdı. Rivayetlere göre, şarkıcı kadınlara şarap almak için Kâbe’ye hediye edilen mücevherleri çalardı.

SAYFA ▪ 61▪

 Esasen, daha çocukluk devresinden itibaren, Resülullah (sav) ile Ebu Leheb’in arasının açık olduğu görülür. Bir tartışma sırasında kendisini değil, Ebu Talib’i savunan Muhammed’e; “Ben de senin amcanım. Fakat kalbim seni asla sevmeyecek” diye haykırmıştı. Gerçekten, Ebu Leheb hayatı boyunca Hz. Muhammed’in ve davasının baş düşmanı olmuştur.

Resülullah, pek zengin olmayan fakat cömertliğiyle tanınan amcasının yanında pek de refah içinde yaşamıyordu. Ancak Ebu Talib ve zevcesi, ona kendi çocuklarından daha iyi bakıyorlar, diğer çocuklar gibi sofra kurulur kurulmaz saldırmadığından ona ayrı yemek çıkarıyorlardı. Resülullah’ın, yengesine olan sevgisi, bir anne sevgisinden farksızdı.

Ebu Talib, Suriye’ye bir kervan götürmek üzere yola çıktığında Resülullah dokuz;bir rivayete göre onikiyaşındaydı. Şam ile Kudüs arasında Busra denilen bir yerde kervan konakladı. Burası, Bizans arazisi olduğundan yakında bir manastır bulunuyordu. Bu manastırda bulunan rahip Bahira, Hristiyanlığı bilen, İncil’i derinliğine incelemiş biriydi. Son peygamberin geleceğinin yakın olduğunu biliyordu. Ebu Talib’e çocuğun kim olduğunu sordu. ”Oğlum” cevabım alınca; ”O senin oğlun olamaz. Bu çocuğun babası ölmüş olmalı”, dedi. Ebu Talib, amcası olduğunu söyleyince, çocuğu hemen geri götürmesini tavsiye etti. Ebu Talib de, Mekke’ye dönmekte acele etti.

■ Çocukluğu ve gençliği bir hikmet yumağıydı

Bir insanın hayatında anne ve babasının yeri tartışılamaz. Bu, her insan için aynıdır. Daha doğmadan babasını, çok küçük yaşta da annesini kaybeden Hz. Muhammed’in bütün sevgisinin, muhabbetinin odak noktasını Rabbi teşkil ediyordu. Anne ve babasından sonra çok sevdiği dedesi ve amcasını da kaybeden Hz. Muhammed’i, Allah (cc) âdeta kimseyle paylaşamıyor,

SAYFA ▪ 62▪

 Habibi’m’n sevgisinin yalnız kendine ait olmasmı istiyordu.

☆ Resülullah (sav), aynı zamanda ümmî idi. Yani okuma “ yazması yoktu. Zaten Kureyş’in aklına durgunluk veren de; okuması yazması olmayan bir insandan dünyanın en güzel sözlerinin duyulmasıydı. Eğer herhangi bir eğitim görmüş olsaydı, ona karşı olanlar ve inkârcılar bunu delil olarak kullanacak ve âyetleri kendisinin yazdığım iddia edeceklerdi. Ümmüik onu, savunduğu davada bu tür suçlamalara karşı koruyordu.

☆ Diğer bir husus; Resülullah’a ilk vahyedilen ayet; ”Seni yaratan Rabbuun adıyla oku”, idi. Halbuki o, okuma-yazma bilmemektedir. Demek ki, asıl âlim, asıl aydın, asıl ilim sahibi Allah’ı bilen, O’ nun adıyla okuyan, onu tanıyan insandır. Böyle bir insan, okuma-yazına bilmese de âlimdir. Tahsil görmemiş olsa da aydındır, ilim sahibidir. Çünkü yaradanım biliyor, tamyor ve O’ nun emrine uyuyor, O’ nun adını anıyor. lşte Resülullah (sav), ümmiliğiyle de bu noktada güzel bir örnek teşkil eder.

☆ Resulullah’ın (sav), doğumundan itibaren her an, her saniye Allah (cc) tarafından korunduğunu görüyoruz. Ondaki farklılık, ondaki üstün haller ve seçilmişlik, bu ilâhî himayenin

sebebidir. O, her haliyle diğer insanlardan farklıydı. Âlemlere rahmetti. Onda da nefis vardı. Ama o, her türlü kötülük ve gü nahtan korunmuştu. Hiç bir putperest ayinine katılmadığı gibi, putlara adanan hiçbir şeye elini sürmezdi. Bir defasında kendine, putlara adanan hayvanların etinden ikram eden Zeyd ibn Amr’a; ”Putlara adananı yemem”, buyurmuştur.

Yine, her yıl düzenlenen bir putperest bayramına halaları tarafından zorla götürülmüş, bayram yerinde bazı kişiler gelerek, bu ayinlerin kendisine yasaklandığını ona bildirmişlerdir. Halaları da, onu bir daha böyle yerlere götürmemişlerdir.

SAYFA ▪ 63▪

Demek ki; Rabbi onu her türlü kötülükten ve Kureyş’in kötü alışkanlıklarından korudu. Allah (cc), kutsal bir görev için seçtiği Habibi’ni son nefesine kadar nazar-ı ilâhisi altında tutmuş, himaye etmiştir. Bu da, Resulullah’ın üzerindeki görevin kutsallığını, davasının büyüklüğünü görmemiz açısından gözden ırak tutulmamalıdır.

☆ Sahih hadislerden de anlaşılacağı gibi; Muhammed (sav), soyların en faziletlisinden dünyaya gelmiştir. ”Allah, mahlukâtı yarattı ve beni en hayırlılarının içinde kıldı. Sonra onları, Arap ve Arap olmayanlar diye iki fırkaya ayırdı ve beni en hayırlılarının içinde kıldı. Sonra onları, kabilelere ayırdı ve beni en hayırlılarının içinde kıldı (Kureyş). Sonra, ailelere ayırdı ve beni en hayırlı aileden kıldı. Şahıs olarak da ailenin en hayırlısı kıldı”, hadis-i şerifi, bize bunu anlatmaktadır. ‘

SAYFA ▪ 64▪

 Hz. PEYGAMBER FİCAR HARBİNDE

Eskiden beri Araplar arasında “Eşhuru’l-Hurum: Haram aylar” denilen Receb, Zilkâde, Zilhicce ve Muharrem aylarında katiyyen harp yapılmazdı. Bu aylarda harbetrnek, kan döküp zulmetmek haram ve yasak idi. işte Ficar harpleri, bu aylardan
birinde vukü bulduğu ve büyük haksızlık ve zulümler işlenip kan döküldüğü için bu ismi almıştır.

Arap kabileleri arasında Ficar muharabeleri 4 kere vuku bulmuş, toplam 9 sene sürmüştü.

İlk Ficar harbinde on yaşlarında bulunan Allah Resulü, 20 yaşlarında iken bu harplerin dördüncüsüne katılrmştır.

Kinâne ile Havâzin kabileleri arasında patlak veren bu savaşa, Kureyşliler müttefikleri olan Kinâne’lilerle beraber iştirak etmişlerdir.

Rivâyetlere göre; Hz. Resülullah, savaşa bizzat iştirak etme-miş; sadece atılan düşman oklarını toplayıp amcasına verırıekle yetinmiştir.

SAYFA ▪ 65▪

PEYGAMBER EFENDİMİZ HİLFU’L-FUDÜL CEMİYETİNDE

Son Ficâr harbinde yüzlerce aile perişan hale gelmiş; yağmacılıkla beraber güçlü olan güçsüzün malına el koymaya başlamıştı.

Çığ gibi büyümeye müsait olan bu anarşi ortamına set çekmenin gereğini gören Haşim, Zühre ve Teym ailelerinin büyükleri, Abdullah b. Cüd’ân ’ın evinde toplanarak aralarında bir misak yaptılar.

Bu misak hükümlerine göre onlar, mazlum ve zayıflara yardıın ederek, zalimlerin her türlü zulmüne mani olacaklardı.

Habibullah (sav), 20 yaşında olmalarına rağmen, Mekke’nin ileri gelen büyükleriyle bu nüsaka iştirak etmiştir. Bu da, onun peygamber olmadan önce toplumdaki mevkiini ve de mazluma karşı duyduğu şefkat ve merhametin boyutlarını göstermesi bakımından çok manidardır.

Habibullah, bu cemiyet bünyesinde kendisine düşen vazifeyi en güzel şekilde ıcra etmiştir. Öyle ki, amcası Ebu Leheb, bir defasında bir şahsın mahna çok düşük fiyatla el koyduğunda, mal sahibi Hz. Muhammed (sav)’e gelnüş; o da amcasına giderek, malın karşılığı olan parayı kendisine ödetmişlerdi. Zaten, Ebu Leheb’in Peygamberirrüze olan kin ve düşmanlığı da buradan başlamıştı.

SAYFA ▪ 69▪

 Hz. HATİCE İLE EVLİLİĞİ

Resulullah’ın ve ailesinin, tarım ve ziraatle uğraştığına dair hiçbir bilgi mevcut değildir. Hz. İbrahim (as)’ın şu duasında da zikrettiği gibi: ”Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben; çocuklarımdan bir kısmını senin Beyt-i Harem’inin (Kâbe’nin) yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim…” (İbrahim: 37). Mekke vadisinde ziraat yoktur. Geriye yalnız ticaret kalıyor. Bu ticaret de, daha çok; kumaş, yiyecek, kuru yemiş, silah ve güzellik malzemeleri üzerine idi.

Habibullah (sav), gençlik dönemine girmesiyle beraber ticaretle uğraşmaya başlamıştır. Mekke’li tüccar Kays b. es-Saib, İslâm’dan önce onunla ticarî münasebetleri olduğunu ve ondan daha iyi bir ortağa rastlamadığını anlatır. ”İşini, her zaman en iyi şekilde yapardı. Kervanla beraber Mekke’ye döndüğüm zaman herkes bana ne elde ettiğimi sorarken, o nasıl olduğumu
sorardı”, diyor, Kays ibni es-Saib.

SAYFA ▪ 70 ▪

 Mekke’lilen’n tâcire (kadın tüccar) ve tâhire (temiz kadın) adını verdikleri Hz. Hatice, Mekke’li zengin bir dul kadın idi. Iki kez evlenmiş, iki eşini de kaybetmişti (Ilk eşi, Atik el-Aziz et-Tamime; ikinci eşi, Hind b. Zürare’dir. Her iki eşinden de birer çocuğu olmuştur).

Birkaç sene kıtlığın ağır basması üzerine Ebu Talib, yeğenini iş istemesi için Hz. Hatice’ye gönderdi. Hz. Hatice de, ahlâkının güzelliğini ve ününü sık sık duyduğu Hz. Muhammed’e memnuniyetle kervanim emanet etti ve onu, kölesi Meysere’yi de yanına katarak Kudüs yakınlarındaki Busra denilen yere gönderdi. (Hz.) Muhammed’in burada Nestura isimli keşişle karşılaştığı tarihçiler tarafından anlatılır. Her an onun başının üzerinde dolaşan bulut keşişin dikkatini çekmiş ve kendisiyle tanışmak istemiş tir. Evvelce tamşmış olduğu Meysere’yi yanına çağırtarak Hz. Muhammed hakkında bazı sorular sordu. Aldığı cevaplar karşısında irkilen keşiş; ”O peygamberdir, hem de peygamberlerin sonuncusudur”, demekten kendisini alama
mışdı.

Hz. Muhammed (sav), alışverişlerini tamamladıktan sonra Mekke’ye döndüler.

Meysere, yolculuk boyunca rahipten duyduklarım; Hz. Peygamberin üzerinde bir bulutun devamlı surette kendisini gölgelendirdiğini, onun alışverişteki doğruluğunu ve şahsiyetini Hz. Hatice’ye bir bir anlattı. Hz. Hatice’nin Peygamberimize karşı saygı ve sevgisi bir kat daha artmıştı.

Hz. Hatice, iş bahanesiyle Hz. Muhammed’i sık sık evine davet etti ve hediyeler gönderdi. Allah Rasulü ile evlenmeyi istiyordu. Sonunda meseleyi dostu Nüfeyse’ye açtı. Onun aracılığıyla Muhammed (sav) ile Hz. Hatice evlendi (Miladi“, 595).
O sırada Hz. Muhammed (sav) 25, Hz. Hatice ise 40 yaşında bulunuyordu.

SAYFA ▪ 71 ▪

 Peygamber Efendimizin, daha sonra Hz. Mâriye’den olan oğlu Ibrahim hariç diğer çocukları Hz. Hatice’dendi. Bunların isimleri. Kâsım, Zeyneb, Rukiyye, Fâtıma, Ümmü Gülsüm ve Abdullah idi. Kasım ve Abdullah küçük yaşta vefat etınişler; kızları ise İslâm’ı döneme erişmişlerdir. Hz. Peygamber, her sahada olduğu gibi aile hayatında da örnek ev reisi olmuş; hanımına ve çocuklarına karşı her halükârda müşfik davranmışlardır. Öyle ki; Hz. Hatice’ nin diğer eşinden olan çocukları da, annelerini ziyarete geldiklerinde Hz. Muhammed’den (sav) çok iyi muamele gördüklerini ifade etmişlerdir.

■ Hikmetler

☆ Resülullah (sav) 25 yaşında iken kendisinden 15 yaş büyük olan Hz. Hatice ile evleniyor. Hz. Muhammed (sav), gerek savunduğu davanın bir gereği, gerekse Cenâb-ı Hakk’ın bir takdiri olarak çok sayıda kadınla evlenmiştir. İslâm’a saldırmayı görev sayanlar, bu durumu istismar etmiş ve Resulü Ekrem’in -hâşâ şehvetine düşkün bir kimse olduğunu iddia edebilmişlerdir. Resulullah (sav), bütün gençlik devrini 50 yaşına kadar Hz. Hatice’yle geçirmiştir. Onunla evli kaldığı süre içinde ne başka bir kadınla ilgilenmiş, ne de ikinci evlilik yapmayı düşünmüştür. Şehvetine düşkün bir insan, neden bu arzusunu tatmin etmek için 50 yaşına kadar beklesin? Yapacağım gençlik devresinde yapardı. Kaldı ki, Resulullahın (sav) mevkii, yaşı, sosyal durumu başka bir evlilik yapmaya veya bir cariye almaya elveriyordu. Kadınların eşya veya mal muamelesi gördüğü o devrin Arabistan’ında bu, hiç de garip karşılanmazdı. Düşünen biri için hiçbir şüpheye yer bırakmayan Cenab-ı Hak, onu her türlü çirkin iddiaya karşı âdeta Hz. Hatice ile olan bu evliliği sayesinde korumuştur.

☆ İslâm davasının çekirdeğini teşkil eden Ashâb-ı Kirâm

SAYFA ▪ 72 ▪

içinde Hz. Hatice; bağlılığı, zekâsı, temizliği, fazileti ile bütün mümine kadınlara bir örnek teşkil etmektedir. Allah (cc), onu kıyamete kadar bütün mü’ mine kadınlara örnek kılmış ve müminlerin annesi olarak isimlendirmiştir.

☆ Hz. Hatice, tam bir fazilet örneği göstermiştir. Çünkü o hiçbir engel tanımadan Hz. Peygambere talib olmuştur.

☆ Bu evlilikte, Resulullah’ın risâletten evvel de en güzel ahlâkı temsil ettiğini görüyoruz. Zira kendisine yapılan evlilik teklifini, bu incelik ve insana verdiği değerden dolayı kabul ediyor.

Burada irade-i ilâhiyenin hesabı da ortaya çıkıyor. Ahlâken çökmüş bir cemiyette, iki güzel ahlâk sahibini biraraya getiriyor ve bir örnek aile zuhur ediyor (*).

___________________________________
* ÖRNEK İSLAM KADINLARI

Hz. Hatice: ”Müminlerin annesı” sıfatıyla anılan Hz. Hatice yalnız iyi bir eş, sadık bir refika olmakla kalmamış aynı zamanda İslâm davasına pek mühim hizmetlerde bulunmuştur. Oldukça zengin olan Hz. Hatice, İslâm’a girmeden önce ve Müslüman olduktan sonra servetini fakirlere dağıtmayı severdi. Yaratılışı icabı cömertti. Onun bu iyilik severliği, herkesçe bilinen şöhreti ve kazandığı hürmet İslâm davasıııa büyük katkıda bulunuyordu. Eşini, kendisine görünen melek ve ilâhi vazifesinin ağırlığı karşısında ilk teskin eden ve ona ilk iman eden Hz. Hatice’dir. Bir Hristiyan olan amcası Varaka’nın da Islâm’a girişi onun gayretiyle oldu. Kaynaklardan öğrendiğimize göre, Addâs isimli bir Hristiyan da yine Hz. Hatice’nin gayretleriyle Müslüman olmuştur. Bu büyük kadın; kadın-erkek, yaşlı – genç, köle veya hür herkese İslâm’ı tebliğ etmekten geri durmadı.

Hz. Güzeyya: İbn-i Habib’den rivayet edildiğine göre, Bedevi olan bu kadın, yorulmak bilmeyen gayretleriyle birçok kadını Müslüman etmiştir. Mekkeliler onun tehlikeli olduğunu sezdiler ve onu Mekke’den ihraç etmek üzere bir kervana emanet ettiler. Kervancılar onu üç gün, üç gece aç bıraktılar. Kendini kaybetti. Gece olunca. yüzünün üzerinde su buluyor ve kendine geliyordu. Kervancılara başından geçen halleri anlatan Hz.Güzeyya onların da İslâm’ı kabul etmesini sağlamıştır. Daha sonraları, Medine’ye gelerek Hz. Peygamber’e cariye olmayı teklif etmiş; Hz. Peygamber ise ona teşekkür ederek teklifini kabul etmemiştir.

SAYFA ▪ 73▪

 ☆ Resulullahın (sav) dünyaya gelen bütün çocukları içinde Peygamberden sonra vefat eden yalmz Hz. Fatıma’dır. Allah, Resulünü evlat acısıyla da imtihan etmiştir. Allah tarafından sevilen kul, çilelerin en ağırına, irntihanların enzoruna tâbi tutulur. Çünkü acı ve zorluklar, ateşin buzu eritmesi gibi nefsi eritir. Nefsin insan üzerindeki hakimiyetine son verir. Sevilen varlığın kaybedilmesi, insanı Allah’a biraz daha yaklaştırır. Kalbini fanî şeylere bağlamaktan onu alıkoyar. Demek ki; Cenab-ı Hak bir kulunu severse, ahiretine karşılık dünyasım satın alır. Yani; ebedî hayatına karşılık, fanî hayatını alır.

__________________________________

Hz. Fatıma bin tü’l-Hattab: Hz. Ömer’ in kızkardeşidir. Eşiyle birlikte Islâm olduğu için öz kardeşinden ve yakınlarından çeşitli eziyetler görmüştür. O devrin okuma-yazma bilen nadir kadınlarındandı.

Hz. Sa’dâ binti Kureyz: Rivayete göre, Hz. Osman’ı islâm’a ’a çeviren bu kadındır. Muhtemelen onun halası idi.

Hz.Ümmü Habibe: Ebu Süfyan’ın kızıdır. Habeşistan’a iltica etmek için eşiyle beraber Mekke’yi terk etmişti. Ancak kocası, orada dininden dönerek Hristiyan oldu. Ümmü Habibe ise sebat etti. Daha sonra Habeşistan’dan döndü, fakat babası Ebu Süfyan’a gideceğine,Resülullah’ın yanına Medine’ye geldi ve ona zevce oldu.

Hz. Sevde: Hz. Sevde de, aynen Ümmü Habibe gibi eşiyle Habeşistan’a hicret etmiş; ancak Mekke’ e döndükten kısa bir süre sonra eşi Sekrân vefat etmişti. Havle binti Hakim’in aracılığı ile Hz. Peygambere zevce ol ma şerefine erişen Hz. Sevde; Hz. Hatice’nin vefatından sonra Hane-i saadete gelen ilk annemizdir.

Hz. Ümmü’l-Fadl: Peygamberin amcalarından Abbas ile evlendi. Yeğeninin dostu ve koruyucusu olan Abbas, İslâm’ı çok sonraları kabul etmiştir. Belki de Abbas’ın, Peygamberi korumasında çok sevdiği eşinin de tesiri vardır. Hz.Ümmü’l-Fadl oldukça tanınmış bir aileye mensuptu. Sonraki devirlerde kardeşi Meymüne Binti’l-Haris’i Resulullah’a (sav) zevce olarak aldı.

SAYFA ▪ 74▪

 HABİBULLAH’IN (Hz.) ALİ’Yİ EVLAT EDİNİŞİ
 Mekke’de büyük bir kıtlık meydana gelınişti. Habibullah (sav); amcası Ebu Talib’in geniş bir aileyi geçindirmek ıçin ol-
dukça zorluk çektiğini görünce, daha zengin diğer amcası Abbas’a gitti. Çocuklarından herhangi birini evlât edinmesini teklif etti. Böylece Cafer’ i, Abbas; Ali’yi de Hz. Muhammed (sav) evlât edindi.
 Bu arada, Zeyd b. Harise isminde genç bir Arap, savaşlardan birinde esir edilmiş, birkaç kez el değiştirmişti. Sonunda Hz. Muhammed (sav), hanımıyla mutabık kalarak onu satın aldı. Belli bir zaman sonra Zeyd’in baba ve amcası, kendisini almak için Mekke’ye geldiler. Fakat Hz. Zeyd’in onlara verdiği cevap aynen şöyleydi: ”Sahibimde öyle birşey gördüm ki, onu ebediyyen herkese tercih edeceğim”. Bunun üzerine Hz. Muhammed (sav), Kâbe’nin önünde, Zeyd’i azad ettiğini ve manevî evlât kabul ettiğini herkese ilân etti. Zeyd’in babası ve amcası da onun durumundan emin olarak geri döndüler.
 Peygamberimizin (sav) Hz. Ali’yi evlât edinmesi, amcasının fakirliğinden kaynaklanıyordu. Bu sebeple; onun yardımsever bir insan olduğu, akrabalarına ve de insanlara merhamet ile muamele ettiği anlaşılıyor. Hz. Zeyd de bunun misalidir.
 Hz. Ali’nin bir lütuf olarak daha çocukluktan peygamber terbiyesi ile yetiştiği, günahın ondan pek nasip alamadığı görülüyor.
Bilinen bir gerçektir ki, daha sonra velâyetin başı Hz. Ali 01muştur. Onun ıçin ona, şahı velâyet denir. Elbette ki, onun da böyle bir terbiyeye ve de Peygamber gibi bir hamiye ihtiyacı olacaktı. Denilebilir ki, nübüvvetin sahibi olan Hz. Peygamberi
 Allah (cc); velâyetin başı olan Hz. Ali’ yi de Hz. Muhammed (sav) terbiye etti.

SAYFA ▪ 75▪

KA’BE YENIDEN İNŞA EDlLlRKEN

Tütsülendiği bir sırada, dokuma perdelere sıçrayan bir kıvılcım, Kâ’be’nin yanmasına sebep oldu. Hemen arkasından meydana gelen sel baskını da binayı tamamen harap etti.

Kâbe’yi yeniden inşa etmek için, Hz. Ibrahim’in yaptığı yeşil taşlardan meydana gelmiş binanın yerinde kalmasına ve mabe- din bir kısmının örtülüp diğer kısmının çatısız kalmasına karar verildi. Çünkü, eldeki malzeme yeterli değildi. Esasen, Kâbe, dört duvarlı bir oda idi. Yıkılan binaya göre yüksekliğin arttırılmasına, çatısız kısma serbestçe girilip çıkılmasına karar verildi.Bu kısımda merasimler ve yemin törenleri yapılacaktı.

Kâbe’nin onarımına başlandı ve nihayet sıra, mukaddes Hacerü’l-Esved
(Siyah Taş)’ın yerine konulmasına geldi.Her kabile, , bu şerefe kendi nail olmak istiyordu. Bu sebeple, ihtilaf çıktı ve haliyle çalışma durdu. Sonunda oraya ilk gelecek olanı hakem olarak seçmeye karar verdiler. Tevafuken oraya iik gelen -(Hz.)’ Muhammed (sav) oldu. Onun dürüstlüğüne herkesin güveni vardı. Bu sebeple durumu ona arzettiler. Resülullah (sav) yere bir kumaş serdirdi. Taşı kumaşın üzerine koydu. Kumaşı kaldırmak üzere bütün kabilelerden bir temsilci çağırdı. Herkes-topluca Hacerü’l-Esved’i kaldırdı ve sonra onu istenen yere bizzat ken-disi koydu. Böylece herkes, yapılan işten memnun kaldı.

Ne kadar hazin bir tecellidir ki, inşaat tamamlanınca Kâbe’nin her yanı heykellerle ve fresklerle süslenmiştir. Tarihçiler, Allah’ın evinin içinde 360 tane put olduğunu söylüyorlar. Böylece, bir olan Allah’ın evi bir puthaneye dönmüş oluyordu.

Kâbe’nin yeniden inşası ve Allah Resulünün hakemliği hususunda şu ilâhî nükteleri müşahede etmekteyiz:

☆ Hacerü’l-Esved’in yerine yerleştirilmesi Allah Rasulüne nasib olmuştur ki, bu hakemlik Resulullahın risalet nurunun yakında zuhur edeceğinin bir alâmeti olarak tecelli etmiştir.
Kabilelerin kalplerini telif edici bir yol bulması ve işi tatlıya

SAYFA ▪ 76▪

bağlaması ve de, bu yolu çok kısa zamanda bulması da, onun zekâsının kıvraklığı ve ferâsetinin enginliğini göstermektedir. Bu da, peygamberi bir tavırdır.

Bu olayda görüldüğü üzere, Allah Rasulüne Mekkeililerin tamamı güveniyor, sevgi ve saygı duyuyorlardı.

Fakat ne hazin bir tecellidir ki aynı insanlar, Hz. Peygamber kendilerini doğru yola davet etmeye başlayınca kendisine düşman kesilmiş; Kâbe’nin taşım yerine koymasından şeref duydukları insanı, Kâbe’ye sokmamışlar; Mekke’yi dahi kendisine dar edip, hicret etmesine sebep olmuşlardır.

Burada, küfrün insandaki iki ayrı tecellisi bariz olarak görülmektedir. Birincisi: Bâtıl, ölçüsüzdür. Dün doğru dediğine, bugün yanlış diyebilir. Dün müdafaa ettiğini, bugün reddedebilir. Kısacası, bâtılın zemini kaygandır; fikriya tında temel bir esas ve ölçü yoktur. lkincisi ise: Insan, fıtraten güzele meftun ve meyilli yaratılmıştır. Yani, ruh cihetiyle devamlı güzeli ve kemâli arar; bu vasıflara da hayran olur.

İşte bundan dolayı, peygamberlerin bir kısmının, peygamberlik vazifesi gelmeden önce t0plum tarafından çokça sevilip, takdir edildiğini görmekteyiz. O kavimler, elde edemedikleri faziletlere sahip olan insanlara değer vermişlerdir. Ne var ki, nefisleri onları bu hususta da aldatmıştır. Zira nefsin oyunlarından birisi de, faziletleri herkesin ulaşamayacağı bir meziyet olarak gösterip kişiyi içerisinde bulunduğu kötü halde tutmaya çalışmaktır.

Bununla beraber, ne zaman ki peygamberler, kavimlerini de İslâm’a çağırmışlar; işte o zaman tepkinin en aşırısını görmeye başlamışlardır.

Her devirde, yüksek fazilete sahip bir insan, çevresini nezih bir hayata çağırdığında, davetlinin _hayranlık ve itimadı galip gelip, iman etmesi sözkonusudur. Fakat, karşısındakinin fazileti karşısında ezilen insanın nefsinde kibir, haset, aşağılık kompleksi gibi nefsi hastalıkların açığa çıkması da mümkündür ki, bu takdirde kişi, küfrün en kuvvetli mümâ’ssillerinden biri olabilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla