‘Dinimizin asıl gayesi erdemli insan tipleri oluşturmaktır’

 Recep Şahin – “Yücel ki yerin bu yer değildir / Dünyaya gelmek üner değildir” diyor şair. Bu haftanın sohbetinde Muhterem Hocamız Prof. Dr. Haydar Baş ile insanın erdemliliği, fazileti, insan olma ve bunun yoluyordamı üzerine konuşacağız.

Hocam, sizin bizatihi mesleğiniz bu konularla ilgili. İnsan eğitimi, insanın ruh terbiyesi açısından, terbiyecinin önemi nedir?

ASIL GAYE “KAMİL İNSAN”

Üstad – Dinimizin asıl gayesi erdemli insan, dini literatürdeki şekliyle “Kamil insan” tipleri oluşturmaktır. Medeni insan… Dinin asıl gayesi budur. Allah bu kadar peygamberi gönderdi. “İnsanlara bu peygamberler neyi öğretti?” dersen; insanlığı, insan olmayı öğretti. İnsan olma vasıflarını yaşattı. Kısaca, onları adam etti. Adam olmak, insan olmak, dinin birinci gayesidir. Tabii, bu gayeye ancak Allah’ı bilmek, Allah’ı tanımak, Allah’la olmakla ulaşılır. Siz ne kadar O’na takarrub ederseniz, başka bir ifadeyle yakın olursanız, sizdeki şahsiyet o derece mükemmel tekemmül eder. Ahlak ve fazilet örneği olursunuz. Ama siz O’ndan ne kadar uzak kalırsanız, o kadar cani, o kadar barbar olursunuz. Şekilde çok mükemmel görünseniz de… Yani binlerce, on binlerce basın müntesibi senin hakkında propaganda yapsa da, haddizatında senin iç tabiatında öyle korkunç kaoslar, fırtınalar, buhranlar, mücadele veriyor ki, sen zaten görünüşten ibaret bir müşekkel varlıksın. Buna İslam tabiatında insan da denmez, beşer denir. Sen bir beşersin. İslam’ın asıl hedefi onu, o beşeri insan etmek, adam etmektir. Kamil hale getirmektir.

Bunun için ne gerekiyor? Onu terbiye ve tezkiye etmek gerekiyor. “Terbiye ve tezkiye olmak insamn şahsıyla ilgili bir olay 01ması münasebetiyle, acaba başkasına ihtiyaç olur mu?” şeklindeki sorunuzun temelde esprisi budur kanaatindeyim. “İnsan, kendi kendini terbiye edemez mi? Ne var bunda ki?” diyeceksiniz. Veya diyoruz. İnsanın kendi kendini terbiye etmesi zor, belki de imkansızdır. Sizin iç tabiatınızda yerleşik olan ahlak-ı zemimenizin ahlak-ı hamideye tebdil edilmesi gerekiyor. Yani sizde öyle tabiatlar var ki, bunlar, hased, yaiıi çekemezlik, gurur, kibir, ucub, intikam, hırs gibi hallerdir. Bütün bunlara, ahlakm Bu yönüne biz zemime ahlak diyoruz. Din literatüründe de bunun manası budur. İnsanları yanlışa, batıla sevkeden ahlak tarafı… Bu geliyor sizin aklınıza çörekleniyor, iradenize çörekleniyor; aklmız, iradeniz o istikamette iş görüyor. İnsan akılsız değil. Mükemmel, fevkalade bir mantığı var. Ama değil mi ki onun iç tabiatmdaki ahlak-ı zemime onun iradesine, aklına hakim olmuştur, zevklerine hakim olmuştur; O insan mantığını kullanamıyor.

Şahin- Belki de insan doğru da zannedebiliyor.

Üstad – Tabii. Zaman geçtikçe bu sefer kendi kendini haklı çıkartmaya çalışıyor. “Bu doğrudur.” diyor. Doğruluğuna inanmasa iç tabiatında çatışma artık inkara kadar gidiyor. Kimi? Kendini… Kendini inkar etmemek için elbette yaptığı işin doğru 01duğuna itikat edecek.

BİR YARDIMCI,
 ÖĞRETİCİ ŞART

İnsanın kamil hale gelmesi, ahlakının güzel olması, bir yardımcı, bir öğretici, bir terbiyeci olmadan mümkün olabilir mi? El cevap: Olmaz. Niye? Çünkü, zemime taraf, yani huylarınızın tek tek idam edilmesi lazım. Bir insanın boğazına geçen halka ne ise, o huyların, o tabiatın tamamen yok 01ması da odur. Karakterinizi inkar edeceksiniz. Şimdi size soruyorum: Nefsinize bu derece ağır fatura malolursa, alıştığınız kötü şeyden vazgeçmeniz mümkün olabilir mi? Mümkün olmaz Kimseyi kandırmayalım. Onun içindir ki, adamlar kumarın çok zararlı olduğunu bilirler. Ama hastalık haline geldiği için gece-gündüz oynar. Ki o dediğiin nitelikte de kumar, hırsızlık vs. o huyun bir yansımasıdır. O huy, tabiat, ahlak, onun içindedir. O göstergelerdir. Belki hırsızlığı yapmazsın. Ama içindeki o tabiatı yok edemiyorsun. O tabiatın iyi tabiata tebdil edilmesine biz terbiye diyoruz. Güzel ahlaka dönüşmeşine terbiye diyoruz. Onun için o güzel ahlaka dönüşmesi bakımından, dönüştürecek bir gücün, bir iradenin mutlak surette insana eğitim vermesi zaruridir ve şarttır.

ÖĞRETİM DEĞİL, EĞİTİM

O bakımdan milli maarifımiz bu bakanlığın adına Milli Eğitim Bakanlığı demiştir. Öğretim Bakanlığı değil, Eğitim Bakanlığı… Zaten insanların okumaktaki asıl maksatları da eğitilmektir. Ona bilgiyi yüklemişsin… Eğitmedikten sonra, ne lüzum var? Şimdi bilgisayarlar o işi görüyor. O bilginin istikametinde nefse bu hallerin kazandırılması lazım. İşte o bakımdan mutlaka bu ha’ li insana öğreten ve yaşatan bir mürebbinin olması zaruridir, şarttır.

Dilersen burada bir ayeti kerime okuyayım. Olaya ayet mantığı ile bakmamızda fayda var. “Onlara okuyun.” Kim? Peygamberimiz. Neyi? Allah’ın ayetlerini. Kime 0kuyor? Sahabesine okuyor. Şimdi çok enteresan: “Ve yüzekkihim”. Peygamber okumakla işi bırakmıyor. Sahabesini aynı zamanda tezkiye ediyor, temizliyor. Nefıslerini arındırıyor. Temizliyor: “Yüzekkihim”. Bakınız ve dikkat ediniz; “Ve yuallimu hümü’l kitabe”; ondan sonra kitabı öğretiyor onlara. Temizlemeden kitabı, Kur’an’ı öğretmiyor. Resulullah terbiye ediyor, tezkiye ediyor, ondan sonra ayeti okuyor onlara. Tezkiye etmeden ayet okunsa ne demek olur? Demek ki, onu anlayacak idrak onda olmaz manası ortaya çıkar. Her insan hadiselere bir gözlükle bakar. İşte bütün gözlükler, ölçüler, senin nefsinde meknuzdur. Buna mikyas diyoruz. İçinizdeki, iç tabiatınızdaki o mikyaslarla olaylara bakıyoruz. Hadise ne olursa olsun onlara vuruyorsunuz. Size göre doğru-yanlış, içinizdeki ölçülerdir. Ona uyuyorsa doğrudur, uymuyorsa yanlıştır. İşte Allah’ın Sevgilisi, önce insanın iç tabiatını temizliyor. Ölçü sahibi oluyor. Allah’ın murad ettiği kul oluyor. O zaman 0. insana Kur’an’ı öğretiyor. Sadece Kitab’ı değil, ayetlerin hikmetlerini de o insanlara öğretiyor. Aksi taktirde oku geç, oku geç…

EŞYANIN ŞEKİLLENMESİ MEDENİYET DEĞİLDİR

Oku geç olursa ne olur? Gidersin Batı dünyasına, adamların caddesini görürsün, fabrika bacalarını görürsün. Dersin ki; “Bunlar bizden.. çok daha medeni.” Yani eşyanın şekilleşmesini medenilik zannedersin. Halbuki o bir teknolojik gelişmedir. Buna ihtiyacımız yok demek istemiyorum. Müslümanlık öyle bir karakterdir ki, olgun insan, aydın insan dediğimiz, medeni insan dediğimiz budur. Nefsini tezkiye etmiş… Ne demektir bu? Kötülükten arındırmış, her zaman insanlara hayır düşünen, iyilik yapmayı düşünen, kötülükten insanları koruyan, nefsini koruduğu gibi başkasını da koruyan, onların arasındaki nifakı kaldırıp, kardeşlik duygularını sergileyen, olaylar karşısında aleyhinde Olduğu halde sabreden,
verilen nimetlere şükreden, kanaat eden, hamdeden, biriikten ,beraberlikten ,dirlikten yana olan, bir kaşık suda fırtına kopartmayan, aksine herkesle, her şeyle dirlik ve düzen içerisinde bulunan…

İşte biz bu insana medeni deriz. Bunun üstünde pantolonu da olmasa bu insan medenidir.

Bu sayılan iyi hasletlerin hiç biri onda yok. içinde kibir, gurur, hased, intikam duygusu, hırs var… Böyle bir insana, ne giyerse giysin, neye binerse binsin, hususi uçağı da olsa, medeni insan denmez bizim literatürümüzde. İşte, medeni insan olabilmek için, o insana insanlığı öğretecek insan lazım. İnsan olmayan da bunu öğretemez. Yok ki bir şeyi… “Himmete muhtaç olan dede/Aleme himmet ede.” Kendinde bir şey yok ki, sana bana ikram etsin. Merhametten bahsediyoruz. Bende merhamet olmazsa sana ne verebilirim. Aşktan, sevgiden bahsediyoruz. Bende, sende yok. Kime ne vereceğiz? Bunlar, maddi servetler gibi servettir.

MADDİ SERVET, MANEVİ SERVET…

İnsanların iki türlü serveti vardır. Biri maddi servetleri, biri de manevi servetlerL dir. Maddi servetin, cebindeki paran, banka hesapların, yerin, yurdun, işyerlerin, fabrikalarındır. Manevi servetin, evvela imanın, ona bağlı Allah’a olan aşkın, insanlara olan muhabbetin, saygın, hürmetin… Sen artist gibi rol yaparak bir iki defa bu hasletlere sa. hipmiş gibi görünebilirsin. Ama bunu devamlı yapamazsın. Benim, Recep Efendi’yi sevmem lazım. Bende yok ki, sevgiyi Recep Efendi’ye nasıl vereyim? Cepte para varsa veririz. Kalpte bu aşk, bu muhabbet, bu dostluk, bu kardeşlik varsa ancak biz Size bunu verebiliriz. Veya siz bize bol bol ikram edebilirsiniz. Bakınız, Allah’ın Sevgilisi, “Beni Rabbim terbiye eyledi. Ne güzel terbiye ile terbiye eyledi.” buyuruyor. O peygamber de öyle kendi kendine güzel 01mamış. Allah’ın terbiye ettiği insan. Ne demek? Terbiyenin manası şu: İnsandaki ahlak-i zemimenin, Allah’ın ahlakına bürünmesidir. “Allah’ın ahlakı ile ahlaklanınız.” Bunun örneği de kim? Muhamed Mustafa (sav) Efendimiz… O feyizden, o muhabbetten, o derya-i ehadiyetten elbise giydi.

Ahlak elbisesi… O elbiseyi giydiği için de rahatlıkla sahabesine giydiriyor. O’nda var çünkü. Hazine elinde. Olmasa ne verecekti? Değil mi?

Bugün bence tıkandığımız nokta burası. Birbirimizden niye şikayet ediyoruz? Üç kişi biraraya geliyoruz. Hep şikayet, hep şikayet. Niye şikayet ediyoruz? Çünkü bizde olmayan şeylerin davasını güdüyoruz. Ortada işlenmiş bir sürü fıiller var. Öyle fıiller ki, bunlar arzu edilen işler değil. Çok güzel şeyler bekliyoruz. 0 güzel şeyler de bizde olmayınca, o kötü şeyler, beğenilmeyen, istenilmeyen haller ortaya çıkıyor. Dedikoduydu, fîtneydi, kavgaydı, hırsızlıktı, yalandı, dolandı, rüşVetti, adam aldatmaktı, adam kaçırmaktı… Bugün bu toplumun hali, ahvali bu ise, o zaman bizde iç tabiatımızda bulunan ahlak-ı zemime hüküm sürüyor manası ortaya çıkar. Hiç kimse kimseyi kandırmasın.

HEM MADDİ, HEM MANEVİ TERBİYE...

O halde nasıl olacak? “Efendim kanun bu işi düzeltmez mi?” Bir noktaya kadar belki. Ama kanunu yapan irade de sensin, benim. Kanunu yapan irade, evvela hakikatte, bu işin ahlakına sahip olmalı ki, o kanunların uygulanması da kolay olsun. Veya işlerlik kazansın. İç tabiatımıza sinsin. Dağın başında, herhangi tenha, gizli bir bölgede, işte polisti, jandarmaydı, bekçiydi, bundan korkulmasın. İçine koyduğu muhakeme var ya insanın. İç tabiatınızdaki kiramen katibin; büyük bir olay. Sağ tarafındaki hayırları, sol tarafındaki şefleri, günahları yazar. Çok basit gibi görünüyor. Ama bu inanç, öyle bir alemdir ki, o, seni adam oğlu adam ediyor. 0, seni peygamberin ahlakına, bir mürebbi ile, bir terbiyeci ile taşıyor. O da oradan Allah’a. Binaenaleyh, demek istediğimiz, “Ben bu işi kendim yaparım.” demek laf ü güzaf ve kendi nefsimizi kandırmaktır. Tar- rihte hiç bir büyük insan, böyle hüda-i nabit bir meyve ağacı gibi kendi kendine olmamıştır. İlla onu yetiştiren bir kadro olmuştur. Osmanlı ailesine, hanedanına baktığımız zaman bir insanın etrafında bir sürü ahlakçısı var, tarihçisi var, Kur’an’cısı var, tefsircisi var, değil mi? Bir sürü alim. 0 da yetmiyor. Bir irşad ehli insan… Hem aklen, hem kalben onu yetiştirme babında her ikisi de veriliyor. Tarihimiz bu örneklerle, binlercesi ile doludur.

ACI MEYVE, TATLI MEYVE. ..

Hatırıma gelmişken… Sultan 2. Mahmut, bir Bektaşi tekkesi olacak; oraya gitmiş. “Nedir bu miskinlik. Ne yaparsınız burada?” demiş. Bir ikram istemiş. Demişler ki, “Hakk’ın verdiği ikramdan mı olsun, kulununkinden mi?” “Elbette ki Hakk’ınkinden olsun” O zaman, dağda hüdai nabit, acı meyvelerden getirmişler koymuşlar önüne. Ağzını buruşturmuş. Demişler: “Efendim. Biraz da bu halkın iradesinin karıştığından verelim. Bir de onu tadın.” Ehil bir meyve getirilip önüne konulunca nükteyi kavramış. , “Yolunuza devam edin” demiş. Bu nasıl bir nükte? Nüktenin özü şu: Eğer insanoğlu hakikatte içindeki 0 büyük cevheri terbiyeye tabi tutmazsa, dağdaki hüdai nabit ağaçlar gibi olur. Meyvedir; doğru. Ama yabani meyve. Erik olur. Ekşidir. Yenmez. Elma olur, yenmez. Armut olur, yenmez. Şimdi düşün ki, onu sen bir ehil meyve ile aşı yap’ tın. Ondan vazgeçemezsin. Doyamazsın tadına. İşte insanlara da Muhammedi aşıyı yapmak lazım. 0 nefse, o Muhammedan aşısı yapılırsa, o insan da dağdaki hüdai nabit ağaçken fevkalade ehil bir hale gelir ki, tadına doyum olmaz.

ŞahinAslında insanlık, Doğu olsun, ‘, Batı olsun; bilmeyerek veya bilerek bu insanı arıyor. Böyle bir medeniyeti, böyle bir okulu arıyor.

ELİNDEN ve DİLİNDEN EMİN OLUNMAK

Üstad – Biz onun için diyoruz ki, bütün insanlık İslam’a muhtaç. Bu manada… Eğer siz İslam’ın bu yönünü algılamaz, hayatınıza geçirmezseniz, siz de hüdai nabit gibi

olursunuz.Adam,“Ben Müslümanım. ” diyor
“Şöyleyim, böyleyim…” diyor. İşin avukatlığına soyunmuş. Hırçınlık onda, kavga onda, gürültü onda. Her şey dilinde. Okumuş ama tezkiye etmemiş. Peygambere varis biri onun kalbini tezkiye etmemiş. Nefsini tezkiye etmemiş. Okumuş, kafasını doldurmuş; işin felsefesini yapıyor. Allah muhafaza eylesin, bence günümüzün en

büyük problemi de bu. İşin felsefesini yapmak, avukatlığına soyunmak, laf ebeliği yapmak… Şu anda yaptığımız bu. Halbuki o Kur’an’ın ayetleri ile nefsimizi tezkiye edecek bir iradeyle, bir solukla, bir nefesle beraberliğimiz olarak hayatımıza devam etsek, hayatımız şenlenir. Huzur içinde oluruz. Mutlu, mutmain oluruz. O zaman da geçimli oluruz. Evvela ailede huzur olur. Ondan sonra çevrede huzur olur. Nerede iseniz, her bulunduğunuz yerde huzur olur. Adam, “İnandım.” diyor, kavgadan başka bir şey bilmiyor. Bu ne biçim inanç? Senin eline tesir etmedi. Diline tesir etmedi. Ne biçim inanç bu? “Müslüman elinden ve dilinden herkesin salim olduğu insandır.” İnsanların -sadece Müslümanların değil, inananın da, inanmayanın dazarar görmediği, bilakis fayda gördüğü insandır, Allah’ın Sevgilisi buyuruyor. İkimiz seninle biraraya geliyoruz. Fitneden, şerden başka bir işe yaradığimız yok. Ondan sonra bizim şahsımızda ilzam edilen yol, anlayış, din ve ahlakımız oluyor. Yani dinin ortaya koyduğu mantalite oluyor. Halbuki onun ne günahı var? Sen ve ikimiz onun avukatlığına soyunduk. Onu hayatımıza zerre kadar geçirmedik. Nefıs dünyamıza hakim kılmadık. Ama değil mi ki biz avukatız, o baroya kayıtlıyız, herkes de bizim şahsımızda o güzelim dini, Allah’ın son dinini reddediyor. Yazık, günah değil mi? Bunun hesabını veremeyiz.
Şahln – Allah, alemlerin Rabbi, terbiyecisidir. Böylece bir evrensel vesile olayı da var. Alemdeki bu veıilenln tecellilerinden bahseder misiniz?

VESİLE ŞARTTIR

Üstad – Zaten kainatta, mutlak fail-i hakiki Ccnab-ı Vacibu’l Vücud Hazretleridir. Allah’ın dışında bir fail aramak kadar yanlış bir şey olamaz. Putperestlik, ateistlik nc dersen de. Her şeyin tek faili, yani yaratıcısı Allah. Ama Allah, her şeyi yaratmasına rağmen bütün kainatta zatım gizlemiştir. Onun için de Cenab-ı Hak, gerek tabiattaki gerçeklerde, gerekse O’nu aramadaki gerçeklerde mutlaka bir, “Vesileye sarılınız.” emrini vermiştir. Peygamber Efendimizden bahsettim. O Peygamber bir vesile. Neye? Nefsi tezkiyeye, Allah’a yürümeye vesile. Eğer o Peygamber olmasaydı nefısler tezkiye edilemeyecek, Kur’an öğrenilemeyecek, Allah’a yürünemeyecekti. Şimdi taşıyalım onu günümüze. O halde bizim de Allah’a yürüyebilmemiz için, o Peygamberin yaptığına varis, bizim nefsimizi terbiye eden ola. cak. Kur’an’ı öğreten, hikmeti öğreten olacak. Yani bir vesile olacak. Biz de o yolla nereye taşınacağız? Cenab-ı Hakk’a. İç tabiatımızda bu vesile esas olduğu gibi, dış tabiatımızda da esastır. Allah, kendi zatını gizliyor. Eğer Allah kendi zatını gizlememiş olsaydı inkarı mümkün olmazdı. Gördüğün bir varlığı nasıl inkar edeceksin ki.. Duyuyorsun, görüyorsun, konuşuyorsun O’nunla. inkarı mümkün mü? O zaman imtihanın anlamı kalmaz. İmtihandaki sır O’nun zatını gizlemesine bağlı. Ama öyle de yollar koyuyor ki…Siyak, sibak karinesi diye bir tabir var. Bir noktaya bakıyorsun.”Bunun arkası budur.” diyorsun. Öyle işaretler, öyle alametlerle aklını doyuruyor ki… O zaman aklınızla bulduğunuz Allah’ınızın, tezkiye yoluyla kalbinize muhabbetini koyuyorsunuz. Evet, aklımız bunu gösteriyor, böyle bir varlık var. Anlıyorsunuz. Eserlerinden. Bu kainat, bütün bu alem sahipsiz olabilir mi? Bu kadar güzel nizam, değil mi? Aklınız diyor ki, “Kardeşim, işte olmaz.” Gönlünüze malediyorsunuz onu. Gönlünüz nefıs tezkiyesi yoluyla beraber tezkiye edildiği zaman, kalp aleminden nereye mi’rac ediyorsunuz? Cenab-ı Vacibu’l Vücud Hazretlerine ki, buna vuslat denir. Bu bakımdan vuslata vasıl olmada mutlaka bir vesile şarttır ve esastır.

“ÖLÜ TOPRAK DELİLDİR”

Şimdi dönüyoruz madde alemine. Zannıma göre onu sormuştunuz. Madde aleminde de bu böyledir. Zaten Cenab-ı Hak zatını, az evvel de ifade ettiğim gibi, göstermiş olsa O’nu hiç inkar edemezsiniz. İmtihanın sırrı olarak zatını gizliyor. Bakınız, fail-i hakiki, yani her şeyi yaratan Allah. Bu kainatı aydınlatan yüce Rabbimiz. Ama ne vesile koyuyor buna? Güneşi vesile koyuyor. Güneşi vesile koymamış olsaydı bu alem aydınlanmayacaktı. Allah’ın nurundan bir akisle bu güneş kainatı nurlandırıyor. Yani o güneşin ardındaki fail Cenab-ı Hakk’tır. Müslüman bunu biliyor. Evet, güneş yapıyor bu işi ama, hakikatte bu işi yapan Allah’tır. Daha?.. Toprağa tohumu atıyorsunuz. Bir zaman sonra bakıyorsunuz ki, o toprak dirilmiş. Zaten ayet-i kerimede, “Ölü arz benim varlığımı kavramada delildir.” buyuruyor. Niye? “Onu biz diriltiyoruz.” “Ölü arzı, toprağı diriltiyorum.” diyor Cenab-ı Allah. Bir sürü başak çıkıyor onlardan. Daneyi atıyorsun. O dane orada öyle bir sanayi tesisi kuruyor ki, buğdaydı, çavdardı, yulaftı, mısırdı… Hepsi acayip bir sanayi. 300 gram ağırlığında bir üdan dikiyorsun. On sene sonra bakıyorsun ki, iki ton geliyor. Peki nedir bu? Başlangıçta o toprak işte. O toprak o fidanın şahsında tebdil ediliyor. Yaprak oluyor, gövde oluyor, meyve oluyor, vs. Bütün bunlar toprağın hüneri değil, Allah’ın Halik sıfatının tecellisidir. İşte Müslüman bunu biliyor. O fidanın o hale gelmesine, yaratıkların topraktan bitmesine toprak vesile oluyor. Buna maddi mahluk denir. Maddi mahlukun mutlaka bir yaratıcısı vardır.

HAKK’IN SULTANINI BULMAK LAZIM

Bir de manevi mahluk var. Yani manevi yaratılmış var. Nedir? Senin kalbinde, benim kalbimde olan feyizdir, muhabbettir, Hak muhabbetidir. Allah bunu da yaratıyor. Nasıl maddi mahlukun vücuda gelmesi için sebepler silsilesi gerekiyorsa, manevi mahlukun vücuda gelmesinde de sebepler silsilesi gerekiyor. Sizin kalbinize Allah muhabbetinin gelmesi, kalbinde Allah muhabbeti olan bir insandan onun aksetmesine bağlı. Kiminin cebinde parası vardır. Kiminin kalbinde Hak muhabbeti vardır. Kalbinde Hak muhabbeti olan, cebindeki parası gibi, onu sana takdim eder. Ama yoksa ne takdim edecek? Zaten toplumda bu olmadığı için birbirimize sevgi ikram edemiyoruz. “Birbirimizi sevelim. Niye sevmiyoruz? Niçin sevmiyoruz? Böyle şey mi olur?” diye şikayet ediyoruz. Neden? Yok da ondan. Boş bir iç alem. Olmayınca da ikram edecek bir hediyemiz yok Kupkuru kalıyoruz. Vesile çok mühim. Bakınız, Kur’anî bir tabirdir, ifadedir. Hz. Yusuf’un ayrılığından sonra Yakup Aleyhisselam ahu emin ile inledi. Gözleri âmâ oldu. Hz. Yusuf bunu öğrenince gömleğini babasına gönderdi. Dikkat edin! Hz. Yakup oğlunun gömleğini alıyor, “Yusuf’umun kokusu bana geliyor.” diyor. Gözüne sürüyor. Gözleri açılıyor. Gel, sen şimdi bu sırrın arkasındaki hikmeti arama. Bu vesile değil de nedir? Hz. Yakup’un gözündeki o perdeyi kaldıran Yusuf gömleği hepimize takdim edilecek ki, kalbimizin körlükleri ortadan kalksın. Onun için Yusuf’un gömleğini giyen bir Hak dostu, eri lazım. Bir Mısır veziri lazım. Ama öyle bir vezir ki, Hakk’ın veziri olacak. Görünüşte Hz. Yusuf (a.s) Mısır’da vezirdi ama hakikatte Hakk’ın sultanı idi. Böyle bir sultan bulmak lazım. “Canım, Allah’la kul arasına kim girer ki?..” diye edebiyata başlarız. Girmezse, senin gibi de odun kafalı adam olur. Başka da olmaz. Allah ile kul arasına tabi girmez. Allah’a seni taşıyacak hamal bu.

Ayeti kerime var. “Onlar Allah’ın hidayet ettiği kullardır. Onların hidayetine uy.” Emir. Oraya gir diyor Allah. Hidayete gir. “Ben girmem. Etmem.” Ondan sonra ne yaparsın? Yerinde say, marş marş!

Şahin- Yunus’un bir iki dizesi aklıma geldi. İç olmadan dışın bir anlamı olmuyor. “İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer / Aşkı olmayan gönül misali taşa benzer / Taş gönülde ne biter dilinde ahu tüter / Nece yumuşak söylese, sözü savaşa benzer”.

Bu meyanda bir gerçekle daha karşı karşıya kalıyoruz. Bu da rabıta ve tecelli. Bu mevzuda ne söylersiniz?

ALLAH’I HATIRLATAN KİŞİ…

Üstad – Cenab-ı Fahri Alem Efendimiz, “Kiminle arkadaş olalım?” diye zatına soru sorulduğunda, “Onları gördüğünüz zaman size Allah’ı hatırlatan insanlarla beraber 0lunuz, arkadaş olunuz.” buyurmuştur. Onları gördüğünüz zaman size Allah’ı hatırlatacak. Rabıta, bizim, onu gördüğümüzde veya düşündüğümüzde Allah’ı hatırlatan insanla olmamız demektir. Bir başka manada, Allah’ın o eserinden, vesilesinden Allah’a yürümek demektir. Bu bulunduğumuz mekan nedir? Bir stüdyo. Burada ne yapılır?

Çekimler. Bu çekimleri biz bir vesile ile ne yapıyoruz? İnsanlara ulaştırıyoruz. Ama bu- rada konuşan ikimiziz. Eğer arada bizi taşıyacak güç olmasa, bu burada kalacak. Ama şimdi binlerce, belki onbinlerce, milyonlarca insan tarafından şu aletlerle beraber seyrediliyoruz, okunuyoruz. İnsanların kalpleri de birer stüdyodur. Her birimizin kalbinde bir stüdyo kurulmuştur. Kiminin orada misaf’ıri veya evsahibi servetidir. Kiminin ki Cenab-ı Vacibu’l Vücud Hazretlerinin zatıdır, sıfatıdır, esma-i ilahisidir, sevgisidir, ef’alidir. O da hep o kalpte, bu stüdyoda bunları devamlı söyler. Onlarla beraber, onunla sohbet eder. Şimdi kalbinde serveti, sıhhati, şusu busu olan insanla sohbet edersen, hep seni o maddi aleme taşır. Ne varsa orda onu yansıtır. Başka şeyi değil. Ama, kalbinde Hakk’ın muhabbeti olan, stüdyosunda devamlı bu gösterilen insanla da dost, arkadaş olduğun zaman, o da sizi Allah’a taşır. Yani “Allah’ı analım. Kur’an okuyalım.” demeye gerek kalmıyor. Hal olarak siz Allah’ın adını anmaya başlıyorsunuz. Yaptığınız işe besmele ile yapıyorsunuz. Kur’an ayetlerini okuyorsunuz. Cenab-ı Hakk’ın güzel ayetlerini okuyorsunuz. İşte bu rabıta.

KAHVEDE SİGARA,
 İTRİYATÇlDA GÜL

Üzüm üzüme baka kararır değil mi? Kah veye gidiyorsun. Üzerine sigara dumanı çö küyor. “Canım ben sigara içmedim ki.” İçmene gerek yok. Kahveye girdin ya. Gül dükkanına, ıtriyatçı deposuna gidiyorsun, üzerine güzel güzel kokular siniyor. Gül kokusu sürmene gerek yok ki. Dükkana girdin ya. Gül kokuyorsun. Hakk’ın muhabbetini taşıyan gül kokulu insanların yanında olmak, onları düşünmek, onlarla beraber olmak; işte bu rabıta. Onlarla birlikte devam etmek Hakk’a yürümektir. “Canım, öyle şey mi olur?” Bakınız ayet-i kerimede, Hz. Musa mukaddes vadide bir hitap duyuyor: “Ya Musa! Mukaddes vadi Tuvadasın. Nalınlarını çıkar.” Hz. Musa döner bakar ki, o hitap bir ağaçtan geliyor. Ağaca dönüyor hemen Hz. Musa. “Allah bana hitap etti.” diyor. Demiyor ki, “Bu ağaçtır. Ne işin var orada?” O emri yerine getiriyor. Ağacı, Allah vesile kılıyor. Asıl kelam, Allah’ın kelamı. Ve nitekim o tecelli öyle bir tecelli

ki; “Ya Rabbi! Bana cemalini göster,” “Beni göremezsin. ” “Ya Rabbiı Ne Olur cemalini göster. ” “Beni göremezsin. ” Üçüncü defa tekrarlıyor Hz. Musa. “Öyleyse dağa bak ,, buyuruyor Cenab-ı Hakk. Hz. Musa dağa bir bakar ki, “La ilahe illallah. ” ,dağ raksediyor. Zikir ile. 0 haşyette, o muhteşem tecellide bayılıp kendinden geçiyor,

 TEVECCÜH HAKK ’A

İşi fazla uzatmadan, bu iki ayet, herhalde bizim anlatmak istediklerimizi çok iyi anlattı. Allah’ımız burada ne murad ediyor? “Ey kulum! Ahmaklık etme. Ben Tur’daki dağa tecelli ediyorum. (Bazıları bunu nefıs dağı olarak da tefsir ederler. Ama farkeden bir şey yok.) Ağaca da tecelli ettim, nazar ettim. Ey benim kulum. Ben seni yeryüzünde halife yarattım. Sana nasıl tecelli etmem?.. Benim tecellime inandı Musa, dağa baktı; bana baktı. Ağaca baktı; bana baktı. Sen inanmadın. Benim halifeme bakmıyorsun.” Yok, “İnsana bakılır mıymış? Ona gönül verilir miymiş?” Allah’ın emri. “Adem’e secde edin.” buyuruyor Cenab-ı Hakk. Ne biçim iş bu?.. “Kuluma secde et.” Emretti. Kime? Meleklerine. İblis kibirlendi, kafırlerden oldu. Nedir buradaki nükte? Yani, “Siz Adem’e secde edin.” derken Allah, ona tapın mı diyor? “Ben ona nefha ettim.” Melaike-i kiram hazeratı o nükteyi kavradı. “Evet. Biz Adem’e secde ediyoruz ama onun taşına, toprak kalıbına değil. Ondaki ruha, Hakk’a secde ediyoruz.” Bu manayı yaşadığımız zaman, beden kalıbını yır’tmış atmış Hak dostlarının ruh dünyasına tevessül etmende niye bir beis olsun?

 HER ŞEY O’NDAN…

Allah, “Yüzünüzü Mescid-i Haram’a çevirin.” buyuruyor. Nedir 0? Taş, toprak değil mi? Taşa mı tapıyorsun sen haşa! Hayır… Orada tecelli eden Allah’a. İnsanın maddede aradığı da, insanda aradığı da aslında Allah’tır. Hepsi, kimi izolasyonlu, kimi izolasyonsuz, O’nun cereyanını, O’nun akımını taşıyor. Hak erleri O’nun akımını taşıyan kablolar mesabesindedir. Feyiz O’ndan, muhabbet O’ndan, dostluk O’ndan, sevda O’ndan, aşk O’ndan. Başka kimsede bir şey yok ki. O kablodan geçiyor. Bir lambanın ne hüneri var? Eğer Keban’dan şu enerji gelmemiş olsa kör kötürüm kalırız karanlıkta. Ama geldi. Bu lamba onu ışığa çevirdi. Enerji Keban’dan. İnsan-ı kamil de bu cam, ampul mesabesinde. Ama düğmeye basmadığın zaman da burayı yakamazsın, aydınlatamazsın. “Ben illa Keban’a gideceğim.” de desen, hava atarsın. Yalan konuşursun. Düğmeye bas. Yanıbaşındaki kamillerden istifade et deriz.

Şahin – “Allah’ı seviyorsanız Muhammed’e uyun.” gerçeği de var. Bütünleştirici olarak bir ayet aklıma geldi. “Ey İman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” Böyle bir tablo çiziyor Cenab-ı Hak. Bu mevzuda neler söylersiniz.

“EVLİYAYA EĞRİ BAKMA…”

Üstad – Bu sadıklar, bizim anlatmaya çalıştığımız Allah sadıklarıdır. “Evliyaya eğri bakma / Kevn ü mekan elindedir / Mülke hüküm süren odur / İki cihan elindedir.” “Sen anı şöyle sanırsın / Sencileyin bir 3demdir / Evliyanın sırrı vardır/ Sırrı Süphan içindedir”. İşte sırrı Hak sırrı olmuş insanlar Hakk’ın sadık kullandır. Onlarla beraber 0lursak onların kokusu bize sirayet eder. Ayeti kerimede, “İhdinas sıratelmüstakiym” buyruluyor… Neyi talep ediyoruz Cenab-ı Hakk’tan, neyi dua ediyoruz? Sırat-ı müstakiymi değil mi? Nedir 0? İşte o sadıkların yolu. “Sakın ya Rabbi! Sapıklarınkine değil.” Sen sapıktan kaçtığına göre bir şey istiyorsun. Neyi istiyorsun? Allah’ın nimet verilen kullarını istiyorsun. Onlar işte bizim hakikatte ihtiyaç sahibi olduğumuz insanlardır. Toplumda bu insanlar merkez olarak seçilir, ruh dünyamıza Hakk’ın muhabbetini yansıtacak bu aynaları bulunur ve üretilir, yetiştirilirse, samimi konuşuyorum, ülkemizin hiç bir problemi kalmaz. Manevi huzur gelir. Mutluluk gelir. Saadet gelir. Barış gelir. Her şey gelir. Ama bu olmazsa kavgadan vazgeçemeyiz. İşin ruhunu kavrayamayız. Bence bugün asıl ihtiyaç bu dostlara, bu arkadaşlara, bu insanlaradır. Allah bunların adetlerini gani eylesin. Bizleri de himmetlerinden, şefaatlerinden, dostluklarından, arkadaşlıklarından mahrum eylemesin.

Bizi takip eden muhterem kardeşlerimize saygılarımı, sevgilerimi, muhabbetlerimi□ takdim ediyorum. Allah’a emanet olun…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla