ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

    SAYFA ▪ 49▪

CAHİLİYE ARAPLARINDA ‘HANIFLIK’ IZLERI

   Hz. İsmail’in soyundan gelen Arap kabileler, Hz. İbrahim’le gönderilen Hanif dininin güzelliklerinin bazılarına sahip çıkarlardı. Gelenek halinde yaşamaya çalışırlardı. Allah’ın bir olduğuna, O’ na ibadet edilmesi gerektiğine inanırlar, kutsal kabul ettikleri şeyleri korumaya özen gösterirlerdi. Bu cümleden olarak, Kâbe’ye karşı özel bir hassasiyetleri vardı. Kâbe’yi kendilerine emanet edilmiş mukaddes bir değer olarak kabul ederlerdi. Onun temizliği, gelen misafirlerin doyurulması ve su ihtiyaçlarııun giderilmesi gibi vazifeler, iftihar vesilesi kabul edilen kutsal görevler arasındaydı.

   Zaman aşırruyla uyarıcı insanların azalınası, aralarında batıl ve putperest düşüncelerin yayılmaya başlaması, birçok güzelliği bozmaya başladı. Suriye taraflarında gördüğü putları Kâbe’ye getiren Amr b. Luhay da putperestliği Araplara taşımış  

    SAYFA ▪ 50▪

oldu. Her kabile kendine bir put edinmeye yöneldi. Bütün bunların yanında yaşayan bir gelenek vardı. Hac, umre, tavaf, kurban kesme gibi adetler varlığını sürdürüyordu. Ne var ki bunlar, bozuk ve aslından uzak bir haldeydi. Fakat insan yaratılışına ters, kötü davranışlardan uzak durmaya çalışan duyarlı epeyce insan vardı. Nitekim, Hanif dininden habersiz olmakla birlikte kalbinin fısıltılarına kulak veren insanlardan biri olarak Kus b. Saide örnek gösterilir. Ukaz Panayırı’nda ifade ettiği söylenen nutku, fıtrî bir haykırış olması bakımından da manidardır:

     ▪”Ey insanlar! Geliniz, dinleyiniz, belleyiııiz, ibret alınız.
    ▪Yaşayan ölür, ölen aramızdan kaybolur. .
    ▪Yağmur yağar, otlar biter.
    ▪Çocuklar doğar, ebeveynlerinin yerlerine geçerler (baba veya anne olurlar).
    ▪Neticede hepsi, mahvolup gider.
    ▪Olayların ardı arkası kesilmez.
    ▪Kulak veriniz, dikkat ediniz; gökte haber var, yerde ibretler dolu.
    ▪Yeryüzü yayılmış bir döşek.
    ▪Yüksek bir tavan, gökyüzü.
    ▪Yıldızlar yürür. Denizler durur.Gelen durmaz. Giden gelmez; acaba vardıkları yerden hoşnutlar mı ki kalıyorlar? Yoksa orada terkedilip uykuya mı dalıyorlar?
    ▪Andolsun, Allah katında bir din vardır ki, şu an üzerinde bulunduğunuz gidişten daha sevgilidir.
    ▪Allah ‘ın gelecek bir peygamberi var ki, gelmesi pek yakındır. Gölgesi başınızın üstüne geldi. Onun yol göstermesiyle iman edenlere ne mutlu!
   ▪Yazıklar olsun, ona karşı çıkıp isyana yönelenlere! Ömürleri gafletle  geçen topluluklara yazıklar olsun! 

    SAYFA ▪ 51▪

   Ey ahali!

   Hani, baba ve dedeler?! Süslü köşkler ve taştan evler yükselten Âd ve Semûd nerede?! Hani, varlığıyla gururlanıptebâsına; ’Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diyen Firavun ve Nemrut?! Onlar servet ve
"kuvvet bakımından sizden daha üstün değil miy’diler?

   Şu arz, onları da değirmeninde öğüttü, toz etti, dağıttı. Kemikleri bile çürüdü. Evleri virane oldu. Yerlerini, yurtlarını şimdi köpekler şenlendiriyor. Onlar gibi gafil olmayın sakın! Aldanmayın. Onların yolundan gitmeyin.

   Her şey fanidir, baki olan ancak Allah’tır. Birdir, ortağı ve benzeri yoktur… Bizden önce gelip geçenlerde, bize ibret olacak ders çoktur… Anladım ki herkese olaıı, bana da gelecektir".

    Adeta gelecek peygamberin ayak seslerini duyan Kus b. Saide, Kutlu Elçi’yi muştuluyordu. Ukaz Panayırı’nda irad ettiği bu nutku dinleyen insanlar, Müslüman olduklarında onu hayırla yad ediyorlardı. Bunlar fetret devri insanlarıydı. Adl-i ilâhî ne yücedir ki, ’insana kaldıramayacağı yükü yüklemez’ ; ’elçi göndermediği kavme azap etmez’.

    Bu noktada; Hz. Muhammed’in (sav) yeni bir sistem, yeni bir din getirmediğini, aslında Araplarda varolan adetlere birtakım eklemeler yaptığını, düzeltebildiklerini de düzeltmeye çalıştığını iddia eden bazı kafalara cevabımız şudur: Araplardaki Haniflik izleri, putperestlik karışmış geleneksel yaşam kırıntılarıydı. Hak dinle hiçbir yakınlığı kalmamıştı. Okuma-yazma bilmeyen Son Peygamber; yepyeni ve kusursuz bir nizam; çağlar boyu düstürları, belagat ve fesahatı bakımından insanları hayrete düşürecek bir kitap getirerek, insanlığa hak dinin esaslarını ve Allah’ın kendilerinden ne şekilde bir kulluk istediğini
 

    SAYFA ▪ 52 +53▪

öğretti, gösterdi. Getirdiği şeriatla en son ve kâmil düzeni yeryüzüne yaydı. Arapların elinde bozulmuş, çirkinleşmiş adetler, yavaş yavaş yerlerini yeni dinin güzelliklerine bırakmış oldu 
 
   Mekke ve çevresinde muharref Hristiyanlık, Yahudilik ve ateşperestlik gibi birtakım inançlar mevcuttu. Müşrikler, zaten Kâbe’nin içini putlarla doldurmuşlardı. Her kabilenin kendine özel yahut ortak tapındıkları putları vardı. Hristiyanlar, Yahudiler, müşrikler ve ateşperestler arasında dinî açıdan bir mücadele sözkonusu değildi. Mücadelelerinde, daha çok kabile taassubu hakimdi. Bütün bu muharref dinler arasında müşterek noktalar epeyce çoktu. Zaten Hristiyanlar, muharref kitaplannın emrettiği şeylerden istediklerini uyguluyorlar, birçok çirkinliği işlemekten çekinmiyorlardı. Farklı inançlara sahip bu insanlar, birbirlerine hoşgörü ile bakabiliyorlardı. Fakat asıl mesele, bu insanların Resulullah’ın davasına karşı neden hoşgörü sahibi olamadıkları noktasında düğümleniyordu. Neden, İslâm’a hoşgörü ile bakamıyorlardı? Çünkü Allah Resülü, onları şirkten temizleyecek, inançlarını yepyeni bir kıvama sokacak, yaşayageldikleri çirkin hayatlarını altüst edip güzel bir mecraya yönlendirecek yeni bir mesaj, yeni bir nizam getirmişti. 
 
İslâm öncesi Arabistan’da, bir din diğer bir dinin bâtıl anlayışını da kabul etmişti. Böylece putperestlik ve Hristiyanlık ko- laylıkla bir arada yaşayabiliyordu. Bu da bize; batılın, diğer bir bâtıl anlayışla çoğu zaman barışık olabileceğini ve fakat hiçbir 
zaman hak ile beraber ve barışık olamayacağmı göstermesi açısından manidardır. 
 
    Resulullah’ın getirdiği nizam, onların kötülüklerine, çirkinlik ve sapıruşlıklarına temelden son veriyordu. Denebilir ki; tarihte 
 
pek az peygamberin kavmi, kendi batıl ve yanlış anlayışlarına bu derece inanmıştı. Belki de hiçbir toplumda adaletsizlik, iğrenç tavırlar sosyal hayata bu denli nüfuz etmemişti. Bu sebeple Mekkeliler, diğer inançlara gösterdikleri hoşgörüyü lslâm’a gösteremezlerdi, göstermediler de. 
 
   Şu bir gerçektir ki; herkes kendi inancının gereğini yapar. Hakkın temsilcileri hayrın yayılması için ısrar ederken, bâtılın temsilcileri de her çeşit kötülüğün çoğalması için çırpınır dururlar. Bu yönü ile dünya, sadece inançların mücadele sahasıdır. 
 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla