İKİNCİ BÖLÜM

SAYFA ▪ 39▪

DÜNYANIN İSLAM ÖNCESİ DURUMU
-GENEL BİR BAKIŞ

Azgın ve mütecaviz insanların baskınına uğramış bir dünya sözkonusudur, Islâm öncesi. Haklının değil, kuvvetli olanın hak

sahibi olduğu devletlerde, zayıf insanlar ezilınekteydi. Güçlüler, kuvvet sahibi olmayanları esir alıyor, köle ediniyor, istediği zaman satabiliyordu.

Dünyada o zamanlar, iki büyük devlet göze çarpmaktadır: İran ve Roma.

Roma; Avrupa’da Tuna’dan başlayarak Kuzey Afrika, Ana-dolu, Suriye ve Mısır’ı içine alan sınırlara sahipti. 395 yılında
Doğu ve Batı Roma Imparatorluğu diye ikiye ayrılır. Doğu Roma İmparatorluğu, Bizans olarak bilinir. Merkezi, o zaman Konstantinapolis adıyla anılan bugünkü İstanbul şehrimizdir.Taht kavgaları devlet otoritesini yıpratmış, İmparatorluk zor

SAYFA ▪ 40▪

dönemler yaşamaktaydı. Anarşi ve zulüm had safhaya ulaşmıştı. Tam bir yayılmacılık ve sömürgecilik ruhunun hakim ol. duğu Bizans Imparatorluğu, o dönemde kuzeyde Avar ve Slav, doğuda Sasani tehlikesi ile karşı karşıya idi.

Dinî hayatta mezhep kavgaları ciddî boyutlara ulaşmıştı. İmparator Konstantin’in Iznik’te 325’te topladığı konsül üyeleri, her ne kadar ”Baba-Oğul-Ruhu’l-Kudüs” tarzındaki teslis inancını benimsemişseler de tevhidi savunanlara da rastlanmıyor değildi. İmparatorluk adeta bir kilise krallığı gibiydi. Manastır hakimiyeti ve ruhban keyfiliği kendini gösteriyordu. Nitekim ”İsa’nın tanrılığı”na karşı çıkan İstanbul patriklerinden Nestorius ve taraftarları, İmparatorTheodosius’un emriyle toplanan Ephesos kongresinde afaroz edilmişlerdi.

Köleler, hürler ve sarayın himayesinde olanlar, toplumun sınıflarını oluşturuyorlardı. Köleler hayvan muamelesi görür, insan yiyeceğine bile layık görülmezdi. Ahır ve benzeri yerlerde kalmak mecburiyetinde idiler. Seyahatleri sözkonusu olursa kelepçelenir, birden fazla iseler zincirlere bağlanır ve kırbaçlarla hızlandırılırdı. Kadınların hiçbir zaman rüşt sahibi olmadığı fikri hakimdi. Bu yüzden, alınıp satılabilen bir eşya muamelesi görürlerdi.

Edebiyat ve fikir hayatına Hristiyanlık yön veriyor, kiliselerdeki resim ve süslemeler Bizans sanatının özünü teşkil ediyordu.

İslâm’ın doğuşu döneminde Iran iktidarında ise Sasani sülalesi vardı. Bu sülâle, Bizans ve Türklerle rekabet halindeydi.

Kadını ve serveti herkesin müşterek malı olarak kabul eden Mazdekçilik ve Zerdüştlük İran’ın dinî çizgisini belirliyordu. Kimileri göğe, yıldızlara; kimileri ağaca, taşa; birçokları, Zerdüştlükte

SAYFA ▪ 41▪

düştlükte iyilik tanrısı denilen Hürmüz’e tapıyorlardı. Ateşe tapmak ise en yaygın inançlardandı. Bizans’taki kilise ve papazların görevini İran’da, ateşe tapınma merasimlerini yürüten mabedler ve ellerindeki tapınaklar üstlenmişti. Helali, haramı onlar belirliyor, kurallar koyuyor, artırma ve eksiltmeler yaparak insanların inançlarını şekilden şekile sokuyorlardı.

İran toplumunda da, ahlâkî çöküntü ve sosyal çalkalanmalar, istikrarsızlıklar hakimdi. Zadegan sınıfına mensup olanlar varlıklı ve güçlü, onların dışındakiler ise sadece karın tokluğuna çalışan ve çoğunluğu oluşturan zavallılardı. Şatafatlı elbiseler, kıymetli süs eşyaları, hükümdarların halk üzerindeki otoritesini artırmak üzere seferber ediliyordu.

Yunan ve Hint dünyası da iyi bir durum arzetrniyordu. Hindistan, en geri dönemini yaşamaktaydı. Yunan ise, hurafelerden teşekkül etmiş bir vehim dünyasına gömülmüştü.

Habeşistan kardeş kavgalarına sahne olurken, Türkistan, Tibet ve Moğolistan’ın da ahlâki ve dinî bakımdan yüce fikirlere ihtiyacı sözkonusuydu.

Hasılı, dünya; dinî, ahlâkî, içtimâî ve fikri bakımdan tefessüh etmiş, ciddî çöküntülere maruz kalmış, karanlıklara gömülmüştü. Gerçekten kurtarıcı mesaja hayati bir ihtiyaç sözkonusuydu. Insanlık Rabbanî bir elin, kendilerini içinde bulunduğu bataklıktan kurtarmasını bekliyordu.

SAYFA ▪ 42▪


 İSLAM’A BEŞİK OLARAK ARABİSTAN’IN SEÇİLMESİ

Zamanlar içinden yedinci asır, mekânlar içinden Arap çölleri ve insanlar içinden de Hz. Muhammed (sav) seçilmiştir. islâm’a beşik olarak Arap yarımadasının seçilmesindeki sebebi, bizzat Allah Resulünün şahsında aramak gereklidir. Bu arada, onun seçkin kadrosunu da gözardı etmemelidir.

☆ Cenâb-ı Allah, Kutlu Elçisini ”âlemlere rahmet” olarak seçmiş ve çok özel bir şahsiyette yaratmıştır. Ona ve Ashabına, kıyamete dek devam edecek olan aziz davasını yüklemiş, bu hayır çığırının en ıstıraplı başlangıcına onları önder ve örnek kılmıştır. Ümmetten hiç kimsenin çile ve meşakkati onlarınki kadar fazla olmadığı gibi, hiç kimsenin nefsiyle olan mücadelesi de onlarınki kadar çetin olmamıştır. İşte bu özel kadro, Arap yarımadasında doğan ve oradan dünyaya yayılan İslâmiyetin çekirdek kadrosudur.

☆ Mekke ve civarını mekân-ı hâs, yani seçilmiş mekân kılan asıl unsur, bu bölgede âlemlere rahmet olarak bir şâhs-ı hâs’sın, yani Allah Resulünün ve onun mukaddes kadrosunun zuhur etmiş olmasıdır.

Nasıl ki, kâinatın süsü olan insanı çekip aldığınızda kâinatta hiçbir güzelliğin anlamı kalmamaktadır; Mekke ve civarını da Hz. Peygamber ve ashab-ı güzinsiz düşünmek o beldeleri anlamsız kılmaktadır.

☆ Aşılması zor olan çöllerle kaplı Arap yarımadası, devrin Iran ve Bizans medeniyetinin çirkinlilderinden uzak kalmış ba –

 

SAYFA ▪ 43▪


kir bir mekandır. Medeniyet bakımından, adeta nadasa bırakılmıştır. Entrikalar, ince hesaplar ve şeytanî kandırmacalara sahne olmamıştır. Kaba bir dünya anlayışı hakimdir. Devesi için kırk yıl savaşacak kadar sevdiğine sadık olan çöl insanı haşindir, korkusuzdur. Mehtaplı gecelerde yıldızlarla konuşur. Kum fırtınasının getirdiği toz Ve topraktan başka yabancı misafire de şahit olmaz. Kuş uçmaz; zira çöle takat dayanmaz. Kervan ise, ancak uzun zaman aralıklarında geçer. Kabilesi, devesi; gecelerde konuştuğu, dertleştiği yıldızlar ve sevgilisi dışında bir ufka sahip değildir o dönemin insanı. Fakat umut dolu gözlerle, kendi kavminden çıkacak yüce bir insanın emarelerine şahit olmaktadır. Hasreti artmaktadır.

☆ Cahiliye devri Araplarında, kavmine karşı aşırı bir bağlılık görülmektedir. Kabilesine sahip çıkmak, en kuvvetli inancıdır. Kabileler arasındaki bitmek bilmeyen uzun savaşlar, adeta bu inancın ispatıdır. Nitekim, gün gelmiş Resulullah’a karşı hoşgörü ile bakmayan, davasına inanmayan Haşimoğulları kabilesi, onu diğer kabilelere karşı korumuşlardır. Allah Elçisinin getirdiği dine karşı çıkmaları da, daha çok, kabilelerinin anlayış ve inancına ters düştüğü içindi. Fakat İslâm’ı tanımalarından sonra, onlardaki bu kavmi bağlılık, İslâm’a ve Hz. Peygamber’e bağlılık şekline dönüsmüştür. Bu güçlü teslimiyet ve rabıtayla Araplar, dünyaya İslâm’ı yaymak gibi bir şerefe erişmişlerdir.

Gelenek ve töreler de, onların sarsılmaz inançları halindeydi. Nitekim; öz kızını törelere bağlılık uğruna diri diri toprağa gömen Ömer, İslâm olduktan sonra aynı güçle İslâm’a sarılmış ve Hz.Öer olmuştur.

☆ Araplar, fıtrî yapılarına yönelik dış baskılardan uzak yaşa-mışlardır. Nefisl inin güçlerini istedikleri istikamette yönlendirmiş, çoğu kere ifrat çizgisinde seyretmişlerdir. Dış baskıların o mayışı sebebiyle karakterlerine, pasif ve tefrit çizgide seyret-

 

 

SAYFA ▪ 44▪


mek uygun düşmemekteydi. Cesur, savaşçı, cengâver ve gösteriş hayranı insanlardı.

Bu, onların fıtrî güçlerinin diri kalmasında etkili olmuş Ve Müslüman olduklarında bu kuvvelerinin Islâm davasını yaymak ve yaşatmak uğruna kanalize edilmesinde kolaylık sağlamıştır. Tek başına arslan avına çıkan Hz. Hamza, cesaret ve şe -caatını Müslüman olduktan sonra İslâm’a vakfetmiş, Allah Elçisini ve arkadaşlarım savunmaktan bir adım geri durmamıştır.

☆ Arap yarımadası, din fikrinden uzak değildi. Hak veya bâtıl bir din fikri mevcuttu. İnsanlar, din fikrini temelde benimsemiş durumdaydılar. Ancak bu din kültürü, inanç kırıntıları halinde kendini gösteriyordu. Yazılı kaynakları olmadığı için, şumullü bir dinî anlayışa rastlanmamaktaydı. Yahudilik ve Hristiyanlık ise, tutunabilmiş değildi. Bu açıdan Arap yarımadasının insanında işlenmemiş, potansiyel bir kabiliyet mevcuttu.

☆ Arap yarımadası, daha önceki birçok peygamberi de bağrına basmıştır. Hz. Adem’den itibaren pekçok Allah elçisi, bu bölgeden zuhur etmiştir.

Arap arımadasının tabiat şartları ve sadeliği, insanları dış âlemden çok, iç âlemlere sürüklüyordu. Insanların arayışları, iç tabiata dönük bir haldeydi. Insanlar, adeta İslâm’a hazırlanıyorlardı.

“Bir sanatkârın,-eserini istediği tarzda ortaya koyabilmesi,bir mimarın dilediği yapıyı oluşturabilmesi için, ellerindeki malı zemenin başkaları tarafından daha önce kullanılmamış, işlenmemiş, bakir olması daha uygundur. Bu gereklilik, bir insan medeniyetinin oluşturulmasında kendini daha çok gösterir. Bir medeniyette yapıtaşı olarak kullanılmış herhangi bir insanın, farklı bir oluşuma ayak uydurması kolay olmaz. Önceki ortamında ortamından kırıntılar getirir ve yeni oluşun çehresinde uygun olmayan izler sergiler. Halbuki, medeniyet açısından bakir bir insan, istenilen kıvama gelmede ve arzulanan projenin yerli yerine oturmasında kolaylık sağlar. Nitekim, Arap yarımadası, bu açıdan da en müsait bir zemini oluşturmuştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla