NAKŞİBENDİLİK “I.Cİ BÖLÜM”

KUR’AN VE SÜNNET’TE VELİ VE VELAYET KAVRAMI

Velâyet kelimesi “velâ/veliye” kelimesinden türetilen bir mastar olup “; dost ’19’, yardımcım, sahip “, vâris-evlat ”, ilkbahar yağmurundan sonra yağan yağmur,’23’ sultan, vali, birinin emrine veya idaresine girmek, komşuluk “, yardımcı olmak, sevmek, dostluk kurmak, yakınlık, himâye etmek, korumak, birinin işleri ni üstlenmek ve akrabalık tesis etmek gibi anlamları ifade eder.’25’ “Velâ’ fiilinden sıfat-ı müşebbehe olan velî; zaman, mekân, din, inanç ve nispette yakınlık anlamına gelir.’26’
_____________________________

18 – el-Mu’cemu’l-Arabi’l-Esâsi, Alecso 1989, s.1333 19 – Muhammed: 47/11 20 Enfal: 8/40 21 – Aı-i İmrân: 3/150 22 – Meryem: l9/5 23 – Firuzâbadî, el-Kamusu’l-Muhît, IV, 583 24 – Bk: Ebu’l-F azl Cemaleddin Muhammed b. Mükerrem İbn-i Menzur, Lisânu’l-Arab, Beyrut t.y, XV /406-415 ; ez-Zebîdî, Tâcu’t-Arüs, X/ A4OO’r- 4O3; Zemahşerî, Esâsu’l-Belâğa, 11/689; lV/658-659; et-Müncid fı’i-Lugati ve’l-Alâm, Lübnan 1986, s. 966 25 İbn-i Menzur, Lisanu’l-Arab, XV/406; Hüseyin b. Muhammed er-Rağıb el-Isfahani, el-Müfredat fî Garîbi’l-Kur’an, Kahraman Yay, İstanbul, 1986, 837-838 261sfahanî, el-Müfredat, s. 837-838

 

S A Y F A ☆31☆

 

 200’den fazla âyet-i kerimede çeşitli şekillerde geçen “velâ. yet” kavramı, Kur’ân ’-ı Kerim’ deki temel kavramlardan biridir Velâyet kavramının Kur’ ân-ı Kerim’deki kullanılış biçimi ve

türevlerini şöyle özetleyebiliriz: Velî ‘27‘ ,evliya’28‘ , vyetevellâ ”, nüvellî 30, tevellâ 31,Velâyet 32, mevâli 33 ,mevlâ 34, evlâ .35

Velî kelimesinin çoğulu “evliya”, mevlânın çoğulu ise“mevâlî” şeklinde gelir.

İslam âlimlerinin genel kabulüne göre, ıstılahta, “velî”nin iki mânâsı vardır; biri mef’ul, diğeri de fâil addedilmesine göredir,

İŞLERİNİ ALLAH’IN GÖRDÜĞÜ KUL

 Velî, mef’ul mânâsına alınırsa; işlerini Allah’ın gördüğü, onu nefsine bırakmadığı ve kendi himayesine aldığı kimsedir. Nitekim ayet-i kerime bu mânâya işaret etmektedir: “O (C.C.), sâlihlerin işlerini görür.”’36
Fâil anlamında alınırsa; Allah’a ibadet ve taatini yerine getiren demektir. İnsanın velî olması için her iki mânânın da kendinde bulunması, Allah’ın emirlerine gizli ve âşikâr riayet etmesi gerekir. Bu bakımdan nasıl nebinin şartı“masum olmak” ise, velinin şartı da “mahfuz olmak”tır.’37
_____________________________

 

27 -Bakara, 2/ 107, 257; Maide, 5/55
28 -Kehf, 18/ 102; Şüra, 42/9; Nisa 4/ 139; Maide, 5/51, 57, 82; Yunus: 10/62 29 Maide, 5/ 56 ;A’raf, 196 ; Mümtehine, 60/9
30 En’am, 6/ 129; Nisa, 4/ 115
31 Bakara, 2/205
32 Enfal, 8/72
33 Nisa, 4/33
34 Aı-i İmran, 3/149-150; Enfal, 8/40; Muhammed, 47/11
35 Al-i İmran, 3/ 68.
36 A’raf: 7/196
37 PrOf. Dr. Haydar Baş, İslam ve Mevlana, 5 baskı., Seyyid Şerif Ali b. Muhammed CüI’Cânî, et-Ta ’rifat, İstanbul 1909, s. 172; S
Tasavvufî Tefsiri, (S. Ateş, Doktora tezi), İstanbul 1969, s. 197
İstanbul, İcmal Yay, 1999, s. 99; ülemî Ve

 

 

S A Y F A ☆32☆

 

Allah’ın koruduğu ve yardım ettiği kimseler olarak mü’minler de Allah’a ibadet etmekle O’nun dostluğunu kazanıp velisi olurlar.’38’

 “Evliyaullah”a dair Yünus Süresi’ndeki âyet-i kerime de her iki mânâyı ihtiva etmektedir: “İyi bilin ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar üzühneyeceklerdir. Onlar, iman edip de takvâya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da, ahirette de müjde onlaradır. Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. İşte bu en
büyük kurtuluştur.”’39’
 Bu âyet-i kerime nâzil olduğunda Hz. Peygamber’e,
“Burada sözü edilen veliler kimlerdir, ey Allah’ın Rasülü?” diye sordular.
 Cevaben şöyle buyurdular: “Onlar o kimselerdir ki, görüldüklerinde Allah anılır, onları görenler Allah’ı hatırlar.”’40’
 Yüce Allah şöyle büyurur: “O’nun velîleri ancak muttakilerdir fakat onların çoğu bunu bilmezler.”’41’
 Sünnet’te de velâyet gerçeği ve Allah dostlarına dair birçok hadis ve haber vardır.

EVLİYAYA DÜŞMAN OLANA ALLAH HARB AÇAR

Bu bağlamda şu hadis-i kudsî, velâyetin şartlarını ve özelliklerini göstermesi bakımından oldukça dikkat çekicidir:
 “Kim Benim bir veli kuluma düşmanlık ederse Ben ona harb ilan ederim. Kulum Bana, kendisi üzerine farz kıldığım şeylerden daha hoş bir şeyle yaklaşamaz. Kulumun Bana olan yakınlı –
___________________________

 

38 – Kuşeyri, er-Risale, Beyrut 1990, s. 519

 

 

39 – Yünus: 10/62-64

 

 

40 – Buhârî, Sahih, Rikak 38

 

 

(h.no: 6502); Abdullah b. Mübarek, Kitabü’z-Zühd, s. 82 (h.no: 217/218)

 

 

41 Enfal: 8/34

 

 

S A Y F A ☆33☆

 

ğı nafilelerle devam eder.Hatta
‘Ben’ onu severim. Onu sevince de, işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden bir şey isterse veririm. Benden kendisini bir şeyden korumamı dilerse onu korurum. Ben yapacağım bir şeyde, mü’min kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüde düşmedim: O ölümü sevmez, Ben de onun sevmediği şeyi sevmem”’42

Zeyd b. Eslem’in babasından rivayetine göre; Raşülullah’ın kabrinin başında ağlayan Muaz b. Cebel (r.a.), Hz. Ömer’in, “Seni ağlatan şey nedir ?” sorusuna şu karşılığı vermiştir:

“Bu kabrin sahibinden işittiğim bir şey var, işte beni ağlatan şey O!”

Hz. Ömer, “Nedir o işittiğin şey?” diye üstelediğinde; Hz. Muaz, Hz. Rasülullah’ın (s.a.a.) şöyle buyurduğunu nakletti:

“Riyanın en basiti bile şirktir. Kim Allah’ın veli kuluna düşmanlık ederse Allah’a karşı harp ilan etmiş olur. Allah, riyasız amel işleyen muttaki kulları sever. .. Onların kalpleri hidayet lambalarına benzer. Müşkil ve muğlak işlerin hepsinin altından çıkarlar, üstesinden gelirler.”’43’
Rasülullah (s.a.a.) buyurdular ki: “Allah bir kulu sevdi mi, Hz. Cebrâil’i çağırır der ki: Allah falanı seviyor, onu sen de sev!’ Onu Cebrâil de sever. Sonra o (Cebrail), gök ehline, Allah falanı seviyor, onu siz de sevin! ’ diye nidâ eder; derken, bütün gök ehli de onu sevmeye başlar. Sonra onun için yeryüzüne (insanların kalbine) onun sevgisi konur.”’44’

Rivayet edilir ki, Hz. Peygamber (s.a.a.) ashabı ile sohbet ederken şöyle buyurdu: “Allah’ın kullarından bir takım insanlar vardır ki, nebi ve şehit olmadıkları halde kıyamet gününde Allah
_______________________________

 

42 Buharî, Sahih, Rikak 38
43 Hakim, Müstedrek, IV, 328 (h.no: 7933)
44 Buhârî, Sahih, Tevhid 33, Edeb 41; Müslim, Sahih, Birr 157

 

 

S A Y F A ☆34☆

 


katındaki makamlarından dolayı onlara enbiya ve şüheda gıpta edecektir.”
 Bunun üzerine ashab-ı kiram, “Bunlar kimlerdir ve amelleri nedir, bize haber ver ki, biz de bu süretle onların dostu oluruz ya Rasülallah!” dediler. Hz. Peygamber (s.a.a.), “Bunlar ne akrabalık, ne de birbirleriyle alış-verişleri olmadıkları halde sırf Allah için birbirlerini seven kimselerdir. Allah’a yemin ederim ki, onların yüzleri bir nur ve kendileri de nurdan minberler üzeredir. İnsanların korktuğu zamanlarda onlar korkmazlar, halkın mahzun olduğu şeylerden de üzüntü duymazlar”’45’ buyurdu ve Şu âyet-i kerimeyi okudu:
 “Haberiniz olsun ki, Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur; onlar mahzun da olacak değillerdir.”’46’
 Ebu Ali el-Cürcanî (r.h.a), Allah dostu olan kulu, “Veli, kendi halinden fani olup, Hakk’ın müşahadesinde baki olan, işleri Allah tarafından görüldüğü ve idare edildiği için daimi sürette üzerine tevelliye (dostluk ve sevgi) mazhar olan, konuştuğunda nefsinden haber vermeyen (ilhamla konuşan) ve Allah’tan gayrısıyla beraber olmaya katlanamayan kimsedir” diye tarif etmektedir.’47’
 Yahya b. Muaz (r.h.a) ise veliyi şöyle tarif eder:
 “Veliler, Yüce Allah’ın (her bir bitki ve meyvenin kokusunu özünde barındıran) topraktaki reyhanlarıdır. Sadıklar onu koklar, rayihası kalplere ulaşır; onunla Mevla’larına götürülürler.
Huy-mizaçları farklı farklı olmakla birlikte taatleri artar.”’48’
Velâyet, Vesile, Kâmil İnsan ve İrşad’a dair geniş malumatı,

 

36 NAKŞİBENDİLİK

 

 

gönül ve fıkir insanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın tasavvufa dair eser. leri’nde genişçe bulmak mümkündür.’49’

______________________________

 

45 -Abdurrezzak, el-Musannef, XI, 201, (h.no: 20324); Ahmed, Müsned, V, 343 ; Hâkim, Müstedrek, IV/7O (h.no: 7318)

 

 

46 -Yünus, 10/62; Bkz. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 4/2731

 

47 -el-Kuşeyrî, er-Risaletü’l-Kuşeyriyye, Beyrut 2001, s. 294
48 el-Kuşeyrî, er-Risale, s. 295
49- Prof. Dr. Haydar Baş, İslam ve Hz. Mevlana, 8. 60-155; İman ve İnsan, İstanbul 1996, 4. Baskı, 3. 165-221; Makalat, İstanbul 1994, 12. Baskı, s. 11-90

 

S A Y F A ☆35 ve 36☆

 

NÜBÜVVET, VELÂYET VE İRŞAD

 Velâyete dair genel bazı bilgileri ve Kur’an ve Sünet’teki bazı delilleri kaydettikten sonra, “velâyet”le “irşad” arasındaki münasebeti tespit etmek gereği ortaya çıkar.
 İlk insan ve aynı zamanda ilk peygamber Hz. Adem’in (a.s.) şahsında, kâmil ve örnek insanın zaruretini, fıtrî ve hayatî önemi hâiz olduğunu görmek mümkündür. Bu mânâda kâmil ve rehber insanların zaruri oluşunun en yüce delili, sayıları yüzbinlere varan peygamberlerin varlığı ve insanlığa gönderilmesidir.
 Özellikle de nurundan her bir varlığın nasipdar olduğu Hz. Muhammed (s.a.a.), “Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım”
’50’medhine mazhar olan yaratılış sebebi ve âlemlere rahmettir.
___________________________
50 Aliyyü’l-Kârî Ali b. Muhammed, el-Esraru’l-Merfu’a, fı’l Ahbari’l-Mevdüa, Thk. M. L. Es-Sebbağ, Beyrut 1986, 2. Baskı, s.288 (h.no:385). Rasülullah’ın yaratılış sebebi olduğuna dair, “(Muhammedim) Sen olmasaydın cennet ve cehennem yaratılmazdı”, “Sen olmasaydın dünya yaratılmazdı” (Aliyyü’l-Kârî, el-Esrar, s. 288, h.no: 385 (Deylemî’den) rivayetler nakledilir. Yanısıra İbn Abbas’tan şöyle rivayet edilir: “Allah, İsa peygambere şöyle vahyetti: Ey İsa, Muhammed’ime inan ve ümmetinden O’na (s.a.a.) ulaşanlara iman etmelerini emret. Eğer Muhammed’im olmasaydı, Adem’i yaratmazdım. Muhammed’im olmasaydı ne cenneti yaratırdım, ne cehennemi_ Arş’ı su üstünde yaratmıştım ki, sallanmaya başladı. Üzerine “La ilâhe illallah, Muhammedun Rasülullah” yazdım; böylece sükünete erdi” (Hâkim, Müstedrek, II/ 614615, (n.ho: 4227)

 

S A Y F A ☆37☆

 

 Nitekim Yüce Allah, “(Ey Muhamed) Biz Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik”51 hitabıyla, Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) ” varlık sahnesindeki konumuna işaret etmektedir. O âlemlere rahmet olmanın yanısıra, fahr-i âlem’dir, varlığın yüz akid ”, övünç kaynağıdır.’52’ Yüce Allah, Muhammed’inin Hakk’ın aynası olduğuna işaretle, “O (s.a.a.), kendisinden konuşmaz. O’nun (konuşup bildirdikleri) kendisine vahyedilenden başkası değildir”’53’ buyurur.

CANLI KUR’AN

 Peygamberlik yolunun son halkası ve mührü olan Hz. Muhammed (s.a.a.), “Mir’atü’l-Hak” olarak adlandırılmaktadır; Hakk’ı gösteren, Hakk’ı konuşan, Hakk’ı temsil ve tebliğ eden, Hak aynasıdır. O bir âlemdir, O’nda Hakk görülür. O’nunla Hakk’a gidilir. O’nunla olan Hak ile olur. O’nu seven Hakk’ı sever. O’na buğzeden Hakk’a buğzeder. O’nu inciten Hakk’ı incitir. “O, kendinden konuşmaz bile.”’54’
 Kur’ân-ı Kerim’deki mücerred hakikatlar, Hz. Peygamber ile müşahhas hâle gelmektedir. Hz. Aişe’nin ifadesi ile söylersek, “O’nun ahlakı Kur’an’dı.”’55’ Daha açık bir ifadeyle adeta O, canlı Kur’an’dı.
 Onun ifadeleri kendisine vahyedilen İlâhî hakikatlerden başka bir şey değildir. Dolayısıyla O’nun emir ve ifadeleri hükümdür. Haliyle, tavrıyla, örnek oluşuyla kıyamete değin süregidecek bir insan-ı kâmildir. Yani mutlak mânâda insan-ı kâmil, Hz. Peygamber’dir (s.a.a.).’56’
___________________
51 Enbiya 21/107
52 Prof. Dr. Haydar Baş, İman ve İnsan, s. 166
53 Necm 53/3-4
54 Prof. Dr. Haydar Baş, İman ve İnsan, s.166
55 Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn 139; Ebü Dâvüd, Salât 316
56 Prof. Dr. Haydar Baş, İman ve İnsan, s.166

 

S A Y F A ☆38☆

 

Nübüvvet nurunun sahibi, hidayet güneşi ve peygamberlerin şahı Hz. Muhammed (s.a.a.), Yüce Allah’ın kullarına hidayet etmek ve yol göstermek üzere seçip gönderdiği lütfudur. Yüce Allah, birçok âyetinde Hz. Peygamberin temel haslet ve görevlerini bizzat sayarak şöyle müjdelemektedir:

“And olsun ki, içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, kendilerini (kütür, nifak ve her türlü kötülüklerden) tezkiye edip temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.”’57’

Bu ayet-i kerimeler, Hz. Peygamber’ ın dört temel niteligi ve görevinden söz etmektedir:

☆ İnsanlara Allah’ın âyetlerini okumak,

☆ Küfür, nifak ve her türlü kötülüklerden tezkiye edip temizlemek,

☆ Kitab’ı öğretmek,

☆ Hikmeti öğretmek.

RASÜLULLAH’TAN ,ÜBEYY B.KA’B’A OKKALI MÜDAHALE

Hz. Peygamberin, sahabesini irşad ve tezkiye etme yönünü, Übeyy b. Kâ’b’ ın naklettiği bir hadisle özetleyelim:

“Mescidde olduğum bir gündü. Namaz kılmak için bir adam içeri girdi. Benim bilmediğim bir kıraatle başladı okumaya. Sonra bir başkası girdi; O da arkadaşının kıraatinden başka bir şekilde okudu. Namazlarımızı kıldıktan sonra Rasülullah’ ın yanına Vardık. Ben, “Şu adam benim bilmediğim bir kıraatla okudu,
__________________________
57 – Aı-i İmran, 3/164; Bkz. Bakara, 2/129, 151; Cuma, 62/2

 

S A Y F A ☆39☆

 

sonra diğeri girdi o da arkadaşının kıraatinden farklı bir kıraatla okudu’ diye şikâyette bulununca; Hz. Peygamber, her ikisinin de okumalarını emretti. İkisi de okudular. Rasülullah, “ çok güzel’ diyerek okuyuşlarını beğendi.

 

O anda benim kalbimde cahiliyye devrinden daha şiddetli bir inkâr fırtınası esmeğe başladı.

 

 Rasülullah (s.a.a.), beni kaplayan bu (cahiliyye) halini fark edince; göğsümün üstüne okkalı bir yumruk vurdu. Benden öyle bir ter boşandı ki, sırılsıklam oldum. Sanki apaçık bir şekilde Aziz ve Celil olan Allah’ı görüyordum.
 Ardından Rasülullah bana dedi ki: “Ey Übeyy, Kur’an’ı bir harf üzerine oku, diye bana gönderildi; Ben ümmetime kolaylık kıl Rabbim, diye niyaz ederek Allah’a iade ettim. İkinci defa da, iki harf üzere oku, diye gönderdi, aynı şekilde iade ettim. Üçüncü defa ise onu yedi harf üzere oku, diye gönderdi.’58
 Diğer bazı ayetlerde de Hz. Peygamberin farklı vasıfiarı zikredilmektedir:
 “Ey Peygamber! Biz Seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.”’59
 “(Muhammed’im) Biz, Seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler ”’60
 Hz. Muhammed’i bütün insanlık için hidayet ve irşad önderi kılan Yüce Allah, geçmiş peygamberleri de, kendi toplumları için birer hidayet elçisi kılmıştı. Nitekim âyet-i kerimeler bu gerçeği açıklamaktadır:
__________________________

 

▪58 – Müslim, Sahih, Kitab’u Salati’l-Müsafırin 273, 6-48, h. no: 820; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V/ 124, 127, 129

 

▪59 – Ahzâb 33/45-46
▪60 Sebe 34/28

 

S A Y F A ☆40☆

 

 

S A Y F A ☆41☆

 

 

“And olsun ki, Allah’ın Rasülü’nde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için
güzel bir ‘örnek vardlr.”61

 

 

“Onları, buyruğumuz altında insanları hidayete doğru yola getiiren önderler yaptık; onlara, iyi işler yapmayl, namaz kllmayı, zekét vermeyi vahyettik. Onlar, Bize kulluk eden kimselerdi ”62

 

 

Şüphesiz ki bu Kur’an, en dogru olan yola götürür ve iyi is]er yapan mii’minler iein biiyiik bir mükafat olduğunu ve ahirete inanmayanlar iein elem dolu bir azap haziırladığımızı miijdeler.”63

 

 

işte bunlar, Allah’m hidayet ettigi kimselerdir. Sen de onlarm yoluna uy.”64

 

 

Ayet-i kerimelerden anlaşıldığına göre, insanlarl engellerden geeinnek ve onlarl Hakk’a ulaştırmak iein peygamber, kitap (Kur’an-ı Kerim) ve veliler (mürşid-i kamiller) birer vasıtadlr. Burada Kur’an-ı Kerim’in irşad vasıtasıyla olması, ilahi mesaj ı cem etrniş olması ve ba$vuruldugunda hakikati aksettirmesi dolayısıyla dır. Asıl irşad ehli, mücerredi musahhaslaştırıp hayata uygulamada örnek olan peygamberler ve velilerdir.65

 

 

Kur’an-ı Kerim, “sıratı müstakim” diye bilinen hidayet yolunu bu yüce insanlarla şöylece somutlaştırmaktadır:

 

 

“Bizi Slrat-l miistakime/dosdogru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna hidayet eyle; gazaba ugramış ve sapmışların

 

yoluna değil. . 66

 

 

 

▪61 Ahzab 33/21
▪62 Enbiya 21/73
▪63 İsra 17/9
▪54 En’am 6/90
▪65 Prof. Dr. Haydar Baş, islam ve Hz. Mevlana, s. 98-99
66 Fatiha 1/6-7


 

S A Y F A ☆ 42 ☆

 

Yüce Allah, “sırat-ı müstakinı” sahiplerini, “Onlar ki, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerle beraberdirler. Ve işte onlar ne güzel arkadaştır”67 âyet-i kerimesiyle beyan buyururken; Hz. Peygamber de, Hz Ebu Zer Gifarî’nin sorusu üzerine, yollarından uzak durulması gereken “gazaba uğramışlarm Yahudiler, sapmışlann da Hırıstiyanlar olduğunu” açıklamaktadır.“68

 

NÜBÜVVET YOLU KAPANMIŞ; VELAYET YOLU AÇIKTIR

Resül-i Ekrem (s.a.a.) son peygamberdir. Peygamberlik ve nübüvvet kapısı O’nunla mühürlenmiştir. Ancak, Onun asrında. ki insanlar kadar ondan sonrakiler de kâmil ve rehber insanlara ihtiyaç duymaktadırlar. Bu fıtrî ihtiyaç ve müşahhas örneğin lüzumu devam ettiği gibi, kâmil insan esprisi de Asr-ı Saadet’ten sonraki devirleri kuşatmaktadır. Bu kuşatıcı mânâ, İslam’da velâyet ve verâset yolu olarak kendini gösterir. Alimler peygamberlerin vârisleridir”69 gerçeği bu anlamda İlâhî bir lütuf ve kemal örneğinin her devirdeki varlığının garantisi demektir.

Cenab-ı Hak, insanların hidayetine vesile olan nübüvvet yolunu kapatmış 70”, hidayet ve irşada vesile olarak velâyet yolunu

Hakk’a vuslatın eşiği olarak takdim etmiştir.71 Bu cümleden olarak velâyet, nübüvvetin vârisi ve devamı olduğu nispette,

 

▪67 Nisa 4/69
▪68 Tirmizî, Sünen, Tefsir 1, 3; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV/378, V/33; Beyhakî, Sünen-i Kübra, Vl/550; İbn Hibban, Sahih, XIV! 139
▪69 Tirmizî, İlim 19; Ebü Dâvüd, İlim, 1; İbn Mâce, Mukaddime 17, (h.no: 223)
▪70 İbn Ebi Şeybe, Musannef, Faziletler Kitabı, (hno: 32738, 38163); Buharî, Sahib. İstanbul 1981, V/ 129 (h.no: 3806); Ahmed b. Hanbel, Müsned, I [170,173, 177, 183
▪71 Kur’ân-ı Kerinı, evliyaullahın dünya ve ahirette ilahi muştu ve ihsanlara(e1-büşl’8) mazhar kılındığını beyan ederken (Y ünus 10/64); Hz Peygamber “kendisinden sonra nübüvvet kapısının kapandığını, ancak mübeşşirat kapısının (Yüce Allah’ın salih kullarına muştular) açık bulunduğunu” beyan etmektedir (Tırmizi, Sünen, Rüya, 2).

 

 

 

 

S A Y F A ☆ 43 ☆

 

 

 

irşad ehli kâmil kullar ve veliler de Peygamber vârisi olan mânâ sultanlarıdırlar.72 Böylece tevhid ve nübüvvet nuru, kıyamete değin velâyet yoluyla insanlığm hidayetine vesile olacaktır, maktadır.73

 

Velâyet yolunun dünya ve ahiretteki bereketi ve varlığı asla değişmez. Allah’ın kuralı budur. Nitekim Allah dostlarına dikkat
çekilen âyet-i kerimede şu hatırlatılmaktadır:

 

 

“Dünya hayatında da, ahirette de müjdeler/ihsanlar onlaradır. Allah’ın bu kural ve ahkâmında hiçbir değişme olmaz. Bu büyük kurtuluştur.”74

 

ÜÇLER, YEDİLER, KIRKLAR…

Nitekim Hz. Peygamber, kıyamete değin değişmez olan bu İlâhî düzenleme ve velâyet zincirini şöyle beyan etmektedir:

“Bu ümmet içerisinde kırk kişi İbrahim (as.) meşrebi üzerinde, yedi kişi Müsâ (a.s.) meşrebi üzerinde, üç kişi İsa (a.s.) meşrebi üzerinde, bir kişi de Muhammed (s.a.a.) meşrebi üzerinde bulunur. Bunlar mertebelerine göre insanların efendileridir.”75 Hz. Peygamberin belirttiğine göre, bunlar ile yağmur yağdırılır, Allah bunlar vasıtasıyla belayı def eder ve bunlar yüzüsuyu hürmetine insanları rızıklandırır.76 ,

▪72 Tirmizî, Ilim 19; Ebü Dâvud, llim, l; Suyutî, Celaluddin Abdurrahman b. Ebibekir, el-Lealiu’l-Mesnu’a, Beyrut 1983,
▪73 Prof, Dr. Haydar Baş, İman ve İnsan, s.168-169
▪74 Yünus 10/64
▪75 Nizamuddin Hasan b. Muhammed en-Nisaburî, Garâibu’l-Kur’an ve Regâibu’l-Furkan, Maide Süresi 15 ayet tefsiri bölümü
▪76 lmam Ahmed b. Hanbel’in Kitabü’z-Zühd’ünde bu hadisin sahih, hatta mütevatir olduğu söylenmektedir. (Bkz. Muhammed Ali eş-Şevkanî,el-Fevaidu’l-Mecmü’a Fi’l-Ehadîsi’l-Mevzü’a, s. 245-249, Kahire
1380/ 1960). Prof. Dr. Süleyman Ateş’in Sülemî ve Tasavvufî Tefsiri adlı doktora çalışmasında (Sönmez Neşriyat Yay., 1969, s. 199-200) söz konusu dipnotla nakledilen hadis, el-Fevaid’in Beyrut 1407 1978 tarihli 3. baskısından makaslanarak çıkartılması son derece dikkat çekici ve önemlidir.

 

S A Y F A ☆ 44 ☆

 

 Kıyamete değin sürecek olan velâyete dair İlâhî düzenleme Hz Peygamber’ ın birçok hadisinde şöyle anlatılmıştır:

Abdullah b. Mesud (r. a.) şöyle rivayet ediyor: “Ümmetimden kırk kişi, Hz. İbrahim’ ın kalbi-meşrebi üzere bulunur. Onların duaları vesilesiyle Allah, yer ehlinden belaları defeder. Bunlara Abdal denilir. Onlar bu dereceye ne namazları, ne oruçları ve ne de sadakaları sebebiyle ulaşmışlardı.”
Ashab, “Bu dereceye ne ile ulaştılar ey Allah’ın Rasülü?” diye sorduklarında, Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

“Cömertlikleri ve Müslümanlara karşı samimiyet ve nasihat. leriyle…”77

“Yeryüzü Hz. İbrahim ahlakı üzere olan kırk kişiden hâli kalmayacaktır (boş kalmayacak, var olacaktır). Mahlükat onların duaları vesilesiyle yağmura ve Ilâhî yardıma erişirler. Onlardan her ne zaman biri ölürse, Allah, bir başkasını onun yerine geçer ”78

Şurayh b. Ubeyd ise şöyle anlatıyor: “Hz. Ali, Irak’ta iken yanında Şam ehlinden bahsedildi ve, “Ey Mü’minlerin Emiri, onlara lânet oku’ denildi. Hz.Ali, “Hayır, ben Hz. Peygamberin (s.a.a.) şöyle buyurduğunu işittim: Abdallar, Şam ehlindendir. Onlar kırk kişidirler. Onlardan biri ölürse, Allah onun yerine bir başkasını getirir. Onların duaları vesilesiyle yağmura-rahmete kavuşturulur ve düşmana karşı yardım gelir. Şam ehlinden azab,onların dualarıyla; Yer ehlinden de bela ve boğulma, onların vesilesiyle kaldırılır’ buyurdu.,79

Sahabenin önde gelenlerinden Ebu’d-Derda’dan (r.a.) gelen rivayet de şöyledir:

“Peygamberler, arzın direkleri idi. Peygamberlik kesilince, Yüce Allah, onların yerine, ümmet-i Muhammed’den Abdal

▪77 Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebir, X/181 (imo: 10390); Suyutî, el-Haberu’d-Dal, 11/463
▪78 Taberani, el-Mu’cemu’l-Evsat, V/65 (h.no:4113)
▪79 Ahmed b. Hanbel, 1/1 12; Abdurrezzak, Musannef, XI/249 (h.no:20455)

 

 

S A Y F A ☆ 45 ☆

ları koydu. Onlar insanları, ne çok namaz kılarak, ne çok oruç tutarak, ne de çok tesbih çekerek geçmişlerdir (Allah onları sevip-seçmiştir). Onları öne geçiren husus güzel ahlak, sadakat, samimiyet (sâlih niyet), bütün Müslümanlar için sahip oldukları gönül selameti ve Allah için nasihattir.”80

DERVİŞLİK OLAYDI TAC İLE HIRKA…

Halk arasında velayet yolunun büyükleri, şeyh, veli, pir ve mürşid olarak adlandırılır. Bu kavramlar Kur’an ve Sünnet’in kavramlarıdır.

“Şeyh ” kelimesi, tasavvufta veli, pir ve mürşid ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Türkçe’de er, eren ve ermiş kelimeleri de “şeyh” mânâsına gelir. Şeyh kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de ve hadislerde sözlük anlamıyla geçmektedir.81 Mürşid, Kehf Süresi’nde “doğru yolu gösteren rehber”82 mânâsındadır. Buna göre şeyh “tâliplere doğru yolu gösteren ve onları irşad eden kimse” demektir.83

Peygamberlerden sonra vuslat ehli iki gruptur.

İrşada memur birinci taife, Hz. Resül’e kemal derecede tâbi olarak vuslat mertebesini bulmuşlardır. Vusulden sonra tâbi olma yoluyla halkı davete memur ve mezun olarak (Hak’tan halka) dönmüşlerdir. 84

Yüce irşad ile görevli veliler “Meşayih-i Sufıyye”dirler. Vusulden sonra tarike tâbi olarak mahlükatı Hakk’a davet için memur edilmişlerdir. Nitekim Sülemı, “Bize kendi katından bir veli

 

ları koydu. Onlar insanları, ne çok namaz kılarak, ne çok oruç tutarak, ne de çok tesbih çekerek geçmişlerdir (Allah onları sevip-seçmiştir). Onları öne geçiren husus güzel ahlak, sadakat, samimiyet (sâlih niyet), bütün Müslümanlar için sahip oldukları gönül selameti ve Allah için nasihattir.”80

 

DERVİŞLİK OLAYDI TAC İLE HIRKA…

Halk arasında velayet yolunun büyükleri, şeyh, veli, pir ve mürşid olarak adlandırılır. Bu kavramlar Kur’an ve Sünnet’in kavramlarıdır.

 

“Şeyh ” kelimesi, tasavvufta veli, pir ve mürşid ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Türkçe’de er, eren ve ermiş kelimeleri de “şeyh” mânâsına gelir. Şeyh kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de ve hadislerde sözlük anlamıyla geçmektedir.81 Mürşid, Kehf Süresi’nde “doğru yolu gösteren rehber”82 mânâsındadır. Buna göre şeyh “tâliplere doğru yolu gösteren ve onları irşad eden kimse” demektir.83

 

Peygamberlerden sonra vuslat ehli iki gruptur.

 

İrşada memur birinci taife, Hz. Resül’e kemal derecede tâbi olarak vuslat mertebesini bulmuşlardır. Vusulden sonra tâbi olma yoluyla halkı davete memur ve mezun olarak (Hak’tan halka) dönmüşlerdir. 84

 

Yüce irşad ile görevli veliler “Meşayih-i Sufıyye”dirler. Vusulden sonra tarike tâbi olarak mahlükatı Hakk’a davet için memur edilmişlerdir. Nitekim Sülemı, “Bize kendi katından bir veli

 

▪80 Hakim Tirmizî, Nevadiru’l-Usül, I/ 165; Suyutî, el-Haberu’d-Dal, II/465
▪81 Hüd 11/72, Yüsuf 12/78, Kasas 28/23; Mü’min 40/67; Wensinck, el-Mu’cem, “Şeyh” md.
▪82 Kehf: 17/18 83 Prof. Dr. Reşat Öngören, Şeyh md. DİB İslam Ansiklopedisi, c.39, s. 50
▪84 Abdurrahman Cami, Nefahatü’l-Üns Min Hazarati’l-Kuds, Marifet yay., İstanbul 1993, S. 15

 

 

S A Y F A ☆ 46 ☆

ver”85 ayet-i kerimesini, “Bize, Sana gitmemizi gösterecek, Bize kılavuzluk edecek bir veli ver” şeklinde tefsir etmiştir.86
 Velilerin büyük bir kısmı manevî yolculuklarını tamamlamış olmalarına rağmen, “irşad”la görevli değillerdir. Bu ikinci grup da öyle şerefli bir cemaattir ki, kemal derecesine vusulden sonra mükemmelleşmişler fakat halkı davete memur olmamışlardır.87 Velayet ve kemal derecesindeki vusulden sonra başkalarını irşad ve ikmal etme, onlara havale edilmemiştir.88
Demek oluyor ki her mürşid, velidir fakat her veli, mürşid değildir. Mürşid-i kâmil Hakk’tan (c.c.) ruhsatlı olmak, Hakk’tan (c.c.) ruhsatlı yine bir mürşid-i kâmilden mezun bulunup icazet almak zorundadır. Bu ruhsatlılık, müteselsilen Hz. Rasülullah’a kadar ulaşmalıdır. Bizzat Rasülullah tarafından izinli olmayan bir insanın mürşid-i kâmil olması mümkün olmadığı gibi, kendisine tâbi olanları da Hakk’a iletmesi mümkün değildir. Mamafih, yapılan zikirlerden mükâfat alınır, sevaba nail olunur fakat manevî yolculukta ilerleme olmaz.89
Yunus Emre bu nasb ve nasib hikmetini “Dervişlik olaydı tac ile hırka/ Biz dahi alırdık otuza kırka” diye terennüm eder.90
Bu bağlamda “risalet nuru” ile “velâyet nuru”nun münasebetini, yanısıra muttasıl bir silsileye sahip ve bir mürşid-i kâmilin terbiyesiyle mezun olmak konusunu ele almak gerekmektedir.

 

▪85 Nisa 4/75

 

 

▪86 Prof. Dr. Haydar Baş, İslam ve Hz. Mevlana, s. 100; Ebu Abdirrahman es-Sülemî, Hakayıku’t-Tefsir, Köprülü, No: 91, v. 35a; Sülemî ve Tasavvufi Tefsiri, s. 200

 

 

▪87 Prof. Dr. Haydar Baş, İslam ve Hz. Mevlana, s. 100 88 Cami, Nefahat, s. 15 89 Prof. Dr. Haydar Baş, İslam ve Hz. Mevlana, s. 100

 

 

▪90 Semih Ceyhan, Osmanlı Tâcnâme Literatürüne Göre Derviş Tâcı ve Abdullah Salahaddin Uşşakî’ nin Cevahir-i Tac-ı Hilafet Risalesi, İslam Araştırmaları Dergisi

 

 

sy. 25 (2011), s 130

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla