VİRANE ŞEHRİN SULTANI

VİRANE ŞEHRİN SULTANI

26 ÖĞÜT MAYIS 1989
20• y.y. suları…”Öte”yle bağını koparan ve insani değerlere sırt çeviren materyalist Batı’nın semirdiği, palazlandığı bir dönem…

Sömürgeci Batı, bir yandan ürettiği ve türettiği insan düşüncesini ifsad edici ideolojilerini bir fırtına gibi estirerek ruhları kasıp kavuruyor. toplumların değer sistemlerini alabora ediyor, düzenini sarsıyordu. Öte yandan teknoloji zırhına bürünerek dirençsiz toplumların üstüne çullanıyordu.

Batı’nın bu çok yönlü kuşatmasından, çoktandır ölüm uykusuna dalmış, içten içe çürümeye yüz tutmuş Islâm uygarlığının son süreği Osmanlı Devleti de nasibini alacaktı ve aldı. “’Devlet-i ebed müddet” can çekişmede… Kurtuluş Savaşı’yla Batı uygarlığına karşı ölüm-kalım mücadelesi vermekte… Son bir hamleyle ”madde plânında kendini kurtarabilmiş, düşmanlarını kovmuşsa da mânâ plânında tam bir yenilgiye uğramıştı. ” Çünkü düşmanımız şehir surlarını topa tutmadan önce ve sonra mukaddesat kal’amızı, kafa ve gönüllerimizi topa tutmuştu. Düşmanlar yurdumuzdan ayrılıyordu ayrılmasına ama, ortalığı tozu dumana katıp gidiyordu. Böylece toplumumuzu ruhî, ahlâkî, sosyal, iktisadî, fikrî, kültürel plânda’ise boğuyordu.

Gerçekten Türk toplumu en kritik anlarını yaşıyordu. Derin bir metamorfoz sürecine girmiş, tarihin en büyük alt-üst oluşIarından birine maruz kalmıştı.

Arkada bütün değerleri iğdiş edilmiş, neye uğradığına şaşırmış, yılgın, hareketsiz, ümitsiz halk yığını; ufuksuz, istikbalsiz, idealsiz apışmış masum ve mağdur gençlik kalmıştı. Bu acı manzarayı Batılı oryantalist Luis Massignon övünerek şöyle dile getirecektir: “Onların dinlerini, felsefelerini, mukaddesatını tahrip ettik. Artık intihara hazır, gençleri!”

Ya aydınlarımız? Onlar ne işle meşguldüler? Milletin acılarını dindirmek için çırpınıyorlar? Heyhat!.. Onlar, Batının, bizi mânâ plânında yere seren Batı’nın göz kamaştırıcı debdebesi karşısında çoktandır teslim olmuşlardı bile. Batı’nın prangalı düşüncelerinden sıyrılıp, özgürce düşünmeyi unutmuşlardı artık. Kendilerini bir umut gibi gören milletinin karşısına, toprağına, milletine ve mukaddesatına yabancılaşmış Batı hayranı, hilkat garibeleri olup çıkmışlardı. Kötü de olmamıştı hani. Ban’lı dostları sırtlarını sıvazlamaya başlamıştı. Ve bu âlicenâp dostları bir de görev vermişti, aydınımıza! Halkını modernleştirmek, Batılılaştırmak… Bunun için de, modası geçmiş, çöplüğe fırlattıkları bilgi kırıntılarıyla doldurdukları yamalı bohçayı tutuşturmuştu ellerine.

Batı eziği aydınlarımız da duraksamadan kutsal göreve başlamışlardı. Her yanda bu papağanların sesi duyuluyordu. TuIumbacı narasıyia, “yurya” çığlığıyla, halkı Batı’lılaşmaya çağırıyorlardı.

Aydınımız, duvarları göklere yükselen üniversite gibi, hükümet konağı gibi istihkâmlara, fildişi kulelere yerleşerek halka buyruklar yağdırıyor. dudaklarından çıkan sözler kanunlaşıyordu.

Halktan kopuk bu düşünceler rağbet görmeyince yeni bir taktikle halk dalkavukluğu da esirgenmedi.

Bu taktikler de tutmayıp milletin soylu direnciyle karşılaşınca “gerici”, “yobaz”, “çağdışı” gibi yaftalarla halkı karalamaYa başladılar. Milletin ideallerini dile getiren sesleri gürültüleriyle bastırdılar. güçleriyle susturduiar…

Bu gidişe bir “dur” demek gerekiyordu. Ve bu gidişe dur diyecek bir “er”…

ılgınlığa, tepkisizliğe ve ümitsizliğe itilmiş halkı kımıldatacak soluğa sahip, donmuş ruhları aksiyona geçirecek bir er… “Eskimez, pörsümez, yeni ” mesajın taşıyıcısı bir er…

Çağdaşlık taslayan aydınların gülünç çehresini ortaya koyacak, sığlığını, kopyacılığını yüzüne vuracak bir er…

Batı’yı teşrih masasına yatıracak, bütün günah ve sevabını ortaya dökecek ve aydınımıza “kurtuluş”un başka kapılarda, hele hele kokuşmuş Batı’da değil, milletin ruhunun derinliklerinde küllenmiş olan değerlerde olduğunu müjdeleyecek, işaretleyecek bir er…

D A ydın ile halk arasında yükselen buzdağını ”nefesi ile hohlaya hohlaya” eritecek bir er… .

U Milletin ”ruh kökü ”nü teşkil eden Islâm ‘la halk ve aydın arasında uçan köprüleri yeniden inşa için bir ömür didinecek er… Günübirlik tasaları sayıklamayı, milletine, mazisine ve mukaddeslerine sövmeyı’ sanat belleyenlere, gerçek sanatı; Batı’dan kopya ettikleri bilgi kırıntılarını tercüme etmeyi tefekkür ve Batılı dostlarının maksadını anlamaya kafa yarmayı fikir çilesi zannedenlere, “üstün fikir çilesi ”ni; milletini onbaşı edasıyla rap rap Batı’ya koşturmayı aksiyon bilenlere gerçek aksiyonu gösterecek bir er…

Sindirilmiş, horlanmış halkın alnı dik yürüyebilmesi için çırpınan Hz. Omer mizaçlı bir er…

Sanat cephesi sönmüş, düşünce cephesi çökmüş, aksiyonu tükenmiş virâne ülkenin insanları bu cepheleri yeniden inşa edecek mesaja ve misyona sahip büyük eri, büyük sanatkârını, mütefekkirini ve dava adamını bekliyordu. Bir “efsane adam”dı, beklenen… Bir yazarın da belirttiği gibi “ Allah Resulü’nün vârisleri, ulu kişiler de bu Omer mizaçlı, Hz. Ömer varisi insanın gelmesi için dualar ediyordu. Küfrün karşısında sanatıyla, düşüncesiyle, aksiyonuyla dimdik duracak, düşmanlarına meydan okuyacak, eğilmez-bükülmez mizaçlı, keskin zekâya sahip, anlatılmaziarı anlatacak ifade gücüne sahip bir ‘er’i gözlüyordu. ”

Çok geçmeden beklenen ses duyulur, meydan yerine gülle gibi iner:

Durun kalabalıklar,
Bu cadde çıkmaz sokak!

Kollarını makas gibi açarak haykırır:

Durun, duran, bir dünya Inlyor tepemizden, Çalımlar geliyor karanlık kubbemizdeni

Bu ses, Üstad’ ın sesidir Öldüğü zaman kitaplık çapta eserler bırakan bir ”soy kafa”n nın, büyük mütefekkirin; Cumhuriyet sonrası sanatımızın doruğunda taht kuran ”Şairler Sultanı”nın; Anadolu Gençliğini islâm idealiyle yoğurmak ıçin hayatını adayan dava adamının, aksiyon kahramanı NFK’ nın sesidir.

“Bu nasıl bir dünya hikâyesi zor;
Mekânı bir satıh, zamanı vehim.
Bütün blr kâinat muşamba dekor,
Bütün bir Insanlık yalana teslim ” diye tasvir edeceği bir ortamda dünyaya gözlerini açmış, gençliği çağdaşı gençler gibi bütün olup bitenlerden habersiz geçmekte.
Fakat yavaş ya vaş ayrıcalıklı kişiliği öne çıkmakta, kendisini ve çevresini keşfetmeye çalışmaktadır. Önceleri tam bir “bohem hayatı yaşamakta, otel odalarında duvarlara bir örümcek gibi dertlerini örmektedir. ”

Duvara blr titiz örümcek gibi Ince dertlerimden işledim bir ağ.

Atıyor ‘sızıların, çıplak duvarda nabzı,
Çivi yaralarında, çivi yaralarında.

Sancılı arayış başlamaktadır. Kafasını “burgulu fikirler” kuşatmıştır. Artık “Otel odalarında ” tıkılıp kalamaz. KalabalıkIardan ürkse de “Kaldırımlar”ı mekân edinecektir, genç adam:

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta,
Ben bu kaldırımların emzirdiği bir çocuğum!
…………………………….
Başını bir gayeye satmış kahraman gibi,
Etinle, kemiğinle sokakların malısınl
Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!

Genç adam, “metafizik ürperti” nöbetlerine tutulan “fikir humması” yaşamaktadır. Tam bir “kriz entellektüel” hali… Kendi metafizik kaygılarıyla toplum krizini özdeşleştirir ve benliğinde birlikte yaşar. Şiirleri histerik çığlıklardır. “Tohum ’ adlı tiyatro eseri de bu halini dışa vurmaktadır. Her fikir, içinde, “bir çift kelepçe”, “sıcak yarada kezzap”, “beyin zarında sülük ” tür Varoluş hikmetini sorgulamakta, fikir çilesi aklını yiv yiv törpülemektedir. O, “belâ mimarının seçtiği bir arsadır. ” Fakat bu acılara razı Olmuştur. Çünkü, “Gaiblerden gelen ses”e uyarak “boşluğu ense kökünde” gezdirdiğine inanmaktadır. Çilesinin soyluluğunun farkındadır:

Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
Bır zerreciğim ki arşa gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!

Bir yandan da dertlerine ortak aramaktalar; bilhassa toplum acılarını paylaşacak odak. Ağaç dergisi çıkarma denemesi bu gayeye yöneliktir. Kültür çevresini yönlendirme ve aydınlara bidikte arayış çağınsıdır, Ağaç… Fakat “zehirle pişmiş aşı yemeye” kimse cesaret edemez.

Genç adam yine yılmaz. Ustün fikir çilesine devam der. Ancak aldın, bu “ifritten suallerin” cevabını veremeyeceğini sezer, gönlünün sesine kulak verir, yakanr:

Yalvardım: Gösterin bilmecem yol!
Ey yedinci kat gök, Esrarını aç! Annemin duası, düş de perde ol!
Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

Yakanşı meyvesini Vermiş, gerçeğin silueti görünmüştür:

Açıl susam açıl! Açıldı kapı; Atlas sedin’nde mâvera dede,
Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre
İçiçe mimari, içiçe benlik;

Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur! Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış; Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış…

Sanki “mâvera dede”. hakikat sarayına iletecek kılavuzu işaretlemiştir. Çünkü üstad, ” üstün haberciyi” aramaya koyulmuştur. “Buluşun cümle kapısı samimiyettir. Ara, bulursun. Allah buldurtmayacağını aratmaz”, ölçüsüne uyarak hep aramaktadır. Ve kader şartları ” Üstün habercisinin’ ‘huzuruna getirir, genç adamı. “Üstün habercinin”, Peygamber vârisi Allah dostunun nazarına muhatab olmuştur:

“Akrebin kıskacında ” yoğrulan büyük sanatkâr şimdi önünde dağ gibi duran nefsiyle hesaplaşmaktadır:

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök! Heybem hayat dolu, deste ve yumak.

Bir süre “ hararet ve şüphe” hali yaşadıktan sonra. Allah dostunun nazarlarıyla yoğrularak; “Gözüm, aklım, fikrim var deme, hepsini öldür!
Sana çöl gelen; O gül diyorsa güldür ” diyecek “teslimiyet ve olgunluğa” erer.

İşte üstad, böyle böyle akıl ve gönül dünyasında binbir çile harmanında yoğrulduktan sonra “meydan yerine” atılacak ve “mukaddes emanet”in davacısı olacaktır.

Artık o, gönlündeki “sırça sarayı” inşa için dedinen bir “gönül işçisi”dir. İdeolocya Örgüsü bu sırça sarayın temelidir. Büyük Doğu hareketi de “şantiyesidir. ”

Alt alta dizdikleri mide gurultularını şiir zannedenlerin kol gezdiği sanat şehrini, ”sanat Allah’ı aramaktır” diyerek yeniden inşaya girişen üstad, şimdi, cemiyeti imara çalışmaktadır. “Canlı cenazeler”in başında bir “münker-nekir” gibi dikilerek;

“Geldi ölümlü yalan, gm! ölümsüz gerçek,!

Siz hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?” diye sitem ederek ayıktırma ya çalışmakta; “Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti” diye sorarak, sorguya çekmektedir.

Aydınlara yönelerek onların ruh halini dile getirir:

Batı, Batı der çırpınırlar Batı tükürük hokkasında.

“Gençlikte Köprübaşı olmasını isledlğl gençliğe yönelir ve bir komutan adasıyla: Genç adam at yorganı!
Sana haram uyumanl” diye seslenerek, “varlık muhasebesi ” yapmaya çağırır.

Attığı tohum “maya tutmuş” beklediği, özlediği gençlik Anadblu’dan “sökün etmeye” başlamıştır. Yüzünü sevinç kapIamıştır:

Surda bir gedik açtık, mukaddesmi mukaddes, Ey kahpe rüzgâr, artık ne yandan esersen es.

Artık misyonunu yerine getirmenin sevinci ve huzuruyla “visal vaktini” beklemektedir bir Hz. Mevlânâ sevinciyle…

Ayrılık vakti geldi: ”Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber” dlya söylenerek 6 yıl evvel böyle bir Mayıs ayında bir’ ‘güzel ölüm”le aramızdan ayrıldı, Üstadımız. Rahmet, Üstadımıza.

Evet O, misyonunu tamamlamıştı. Öncülük misyonunu virâne şehre İslam’ m harcını karma ödevini… O, önümüze bir çığır açtı, davamızın temelini attı.

Şimdi sıra bızde Üstadımızın vasıyyeti doğrultusunda, “Anadolu kıtası büyüklüğünde dava taşını” gediğine koyma görevi, ”öksüz yapı” İçin taş taşıma yükü blzdedlr.

Üstada kalırsa “bu öksüz yapı
Onu sürdürmeyen çırak utansın.

İbrahim BERK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla